loader

Kaşığın Tarihi Çorba Kadar Eski -2

Ser Tabbah
Yazar:Ser Tabbah "Veyis Durdu"
Bu yazı

Kaşığın Tarihi Çorba Kadar Eski -2
"Ser Tabbah" Veyis DURDU
Kadim Anadolu Mutfak Tarihi Ve Kültürü Araştımacısı - Şef
 
Türk Kültüründe  Kaşık Ve Kaşıkla İlgili Gelenekler, Şiirler, Maniler  Bilmeceler  Türküler
Menşei prehistorik dönemlere kadar götürülen ve Eski Türkçe’de yontmak anlamına gelen kaşumak-kaşamak sözcüklerinden türediği belirtilen kaşık başlangıçta sadece ihtiyaca yönelik olarak yapılmıştır. Zaman içerisinde üreticisinin bilgi ve becerisine dayanan, doğal hammaddelerin kullanılarak yapıldığı, el ve basit aletler kullanılarak yapılan, toplumun kuşaktan kuşağa aktarılan gelenek ve göreneklerini, mahalli özelliklerini taşıyan, üreticisinin zevk ve becerisini yansıtan ve aynı zamanda ona gelir getiren önemli bir kültür öğesi olma özelliğini kazanmıştır. 
 
Anadolu coğrafyası üzerinde fabrika üretimi kaşıkların yaygınlaşmadığı dönemde hemen hemen her bölgede kaşıkçılık gelişmiş ve her bölgenin kaşığı kendi karakteristik özellikleri ile diğer bölgelerin kaşıklarından farklılıklar göstermiştir. Temel ihtiyaca dayanmayan ve tamamen üreticisinin zevk ve becerisi ile yapılan kaşıklar birer sanat eseri olma özelliği gösterebilmektedir. 
 
Bugün yurdumuzun çeşitli illerindeki müzelerde paha biçilemeyen kaşıklar bulunmaktadır.
Bu çalışmada mutfak araç gereçlerinden kaşığın kelime anlamı ve tarihçesinin yanında kaşığın çeşitleri ve yapısı üzerinde durulmuş, aynı zamanda kaşık Türk folklorunda bir malzeme olarak ele alınmıştır. Atasözleri ve deyimlerde, bilmecelerde, türkülerde, geleneksel müzikte kaşığın yeri incelenmiş ve kaşığın Türk geleneği içerisinde yüklendiği anlamlar ve işlevler inceleniştir.
 
Kaşık Sözcüğü Ve Kelime Anlamları
Kaşık, eski bir Türkçe kelimedir. Kök anlamı: kazınıp oyulmuş düzeltilmiş araç anlamındadır. Eski Türkçe’de kaşumak-kaşamak yontmak demektir. Kaşık Farsça’da aynı anlamda kullanılan bir kelime olarak dikkat çeker. Ancak sözlük yazarlarının belittiği gibi Farsça’da “ka” sesi yoktur ve Farsça imlada kelime “ka” harfiyle yazılmaktadır. O halde bu kelime Farsça olmadığı gibi Farsçaya yabancı bir dilden özellikle Türkçe’den geçmiştir. Nitekim Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü, Kitabü’l-İdrak gibi Türkçe sözlüklerde “kaşuk” biçimiyle karşımıza çıkan kelimenin Türkçe olduğu ifade ediliyor.
 
Mahmut Ragıp Gazimihal kaşık kelimesinin Farisiler tarafından bizim gibi oyun aracı olarak kullanıldığını da tespit ediyor.
 
“… Oyun aleti olarak kaşığın İranda türkçe adile kullanıldığı biliniyor. C. Sachs buna bakarak kaşık kelimesinin farsça olduğunu yazdıysa da, yanılmıştır. Cl. Huart’ın daha evvel belirttiği gibi: kelime halis Türkçedir. … Kaşık kelimesi Kaşgarlı Mahnut çağından beri, lehçelerde fazlaca söyleniş farklarına uğramıştır. En fazladan olarak Kırgız – Kazaklar “Kosek” diyorlar! 
 
Kaş gibi mukavves ve mukaar kılınacak surette kaşınarak oyulmuş şey demektir. (içi kazılı ve oyuk şey). 
Diğer taraftan kaşık, genel kullanım anlamı; sıvı ya da az koyu yiyecekleri almak ya da karıştırmak için kullanılan bir çukur parça ile bir de sap bölümünden oluşan sofra ya da mutfak gerecidir. Sapın uzunluğuna, kepçesinin biçimi ve boyutlarına göre değişik ebatlarda yapılır. Çorba kaşığı, tatlı kaşığı, kahve kaşığı… vb . Konya Kaşıkları’ın yazarı Kenan Özbel kaşıkların, bölgeden bölgeye değişiklikler gösterebildiğini ve çeşitli devirlerde muhtelif varyantlarına tesadüf edildiğini belirtiyor. 
 
El sanatları uzmanı, usta Prof.Dr.Zeki Kuşoglu ise kaşığın sanat tarafına dikkat çekmektedir. “…Gerek ahşaptan gerekse madenden yapılanları son derece sanatlıdır. Madeni olanlarının çoğu gümüşten yapılmıştır. Özellikle kaşıkların sapları savat-aznavur, kalem işi gibi tekniklerle süslenmiştir. 
 
Kaşığın Tarihçesi
“Bazı kaynaklar kaşığın menşeini prehistorik devirlere kadar götürmekte ve örnek olarak da İsviçre’nin Göller Bölgesindeki buluntuları vermektedir. Buna göre “mağara devrinde yaşamış insanların yemeklerini yassı ve çukur taşlardan yapılmış ilkel kaşıklarla yedikleri” belirtilmektedir. Ancak yaşamları tamamen avcılık ve bazı bitkisel kaynaklara yönelik insanların bu devirlerde böyle bir araca ihtiyaç duyacakları şüphe ile karşılanabilmektedir. Her şey ihtiyaçtan doğduğuna göre insan’ın kap kacaktan önce böyle bir aracın yapımına gidebileceği oldukça zor kabul edilir bir durum olarak görünmektedir. 
 
Bunun için insanın toprağa yerleşmesi, toprağı ekip biçmesi yani toprakla uğraşması ve kap kacak yapmaya başlaması gerekmektedir. Bizim burada şüphe ile karşıladığımız durum, Neolitik devir öncesi içindir. Şimdiye kadar yapılan araştırmalar ve kazılar neticesinde -Neolitik devir öncesinde- Anadolu prehistoryasında böyle bir araca tesadüf edilmediği anlaşılmaktadır. Taş ve kemik gibi maddeleri çeşitli araçların yapımında fevkalade ustalıkla kullanılan bu devir insanının, başlangıçta ağacı seçeceği ise, en son fikir olarak akla gelmektedir.
 
James Mellaart, Hacılar’da yaygın alet tipi olarak görülen, kemikten yapılan spatulaların, kaşıkların öncü tipi olarak kabul edilebileceğini ileri sürmektedir. Mellaart bu aletlerin fonksiyonlarının kesin olarak bilinmemekle beraber kaşık gibi kullanıldıklarının, fakat sıvı olmayan, sadece hamur ve benzeri şeylerin servisi işine yaradıklarının veya unu öğütme taşından sıyırmak için de kullanıldıklarının sanıldığını belirtmektedir. Kemikten yapılmış spatulalara Irak’ta Jarmo Sitesinde de rastlanmaktadır. Çatalhöyük’de kemik kaşıklar ve spatulaların kullanıldığının bilindiğini belirten Mellaart, “…özellikle kadınlar çocuklarıyla gömüldükleri zaman yeşil taştan çapalar, halhal ve bilezikler, kolyeler, kemik spatula ve kaşıklarla donatılırdı” demektedir. Burada, adı geçen yerleşim yerleri ile ilgili olarak, M.Ö. 6500–5300 tarihlerinin belirtilmesi yerinde olur.
 
Gerçekten bu spatulalar, Mellaart’ın değindiği gibi kaşıklara öncülük eden, sıyırma ve hamur kesme işlerinde de kullanılan aletler iseler, günümüzde kullanılan ve değişik isimlerle anılan hamur kazıyıcı ve kesiciler için de, hem aynı kültürü devam ettirmeleri, hem de kaşık öncüleri olmaları hususunda aynı şey düşünülebilir. O zaman kemikten yapılan bu aletler demire dönüşmüş olup, Söz Derleme Dergisi’nde “eseren, isiran, iskıran,ıskıran, iskaran, ısran, kazağı, kazağu, kazgaç, kazıcak, kazıyacak, kesgüç, kirsen ve örsün” gibi değişik isimlerle anılmaktadır
.
Hacılar’da M.Ö. 6. bine tarihlenen ilk kaşık örneğini pişmiş toprak olarak görmekteyiz. Kaba yapımlı pişmiş toprak örneklerine M.Ö. 3–4 binde “İlk Bronz Çağı” nda da rastlanmakta bugün, bizim kullandığımız kaşıklardan çok az farklı bazı örnekler ise, 2. bin yıla ait kazı buluntuları arasında yer almaktadır. Bundan sonra, değişik kaşık ve kepçelere Anadolu’nun hemen her devir yaşantısında rastlamak mümkün olmaktadır. Kaşık ve kepçenin, insan yaşamının vazgeçilmez bir aracı olarak yaygın hale geldikten sonra, işlenmesi ve oygusu çok daha kolay olduğu için, yine yaygın olarak ağaçtan yapılmış olduğu düşünülebilir. Ancak yakın yıllardan dahi, ağaç kaşıklar günümüze kadar gelememiştir. 
 
Meydan Larausse Ansiklopedisinde konu ile ilgili yapılan açıklama ise şu şekildedir:
“İlk kaşık örnekleri tarih öncesi devirlerde bulundu. Ural-Altay yöresinde Neolitik devre ait ilgi çekici kaşıklar ele geçirildi. Bunların sapları, kuş v.b. hayvan motifleriyle plastik olarak işlenmiştir. Bu kaşıkların dini törenlerde kullanıldığı söylenir.
 
Aynı tip kaşıklara Mısır’da Fayum vadisinde yapılan kazılarda da rastlandı.
Mısır mezarlarında bulunan tahta ve kemikten insan veya hayvan biçiminde saplı kaşıkların düzgün karıştırmada kullanılmış olduğu sanılıyor. Muhtemelen Yunanlılar ve Romalılar zamanında da kaşık kullanılıyordu. V. yy.da Aziz Remi’nin vasiyetinde kaşığın sözü edilir. 
 
Ortaçağda ve XVI. yy.da bu kaşığın iki ayrı maddeden yapıldığı da olmuştu: kristal, kırmızı, akik, boynuz, tahta, fildişi ve altın kaplama, gümüş. Bu kaşıkların kısa ve sivri olan saplarında, değerli insan ve hayvan heykelleri ile bu ayaklık üstüne oturtulmuş kolsuz heykelcikler vardır. Londra kulesindeki taç giyme kaşığı (coronation spoon) XIV. yy.dan kalmadır; sap kısmı, değerli taşlarla süslü bir örgü şeklindedir. 
 
Türk Kültüründe Kaşık
“Hiçbir kültürün birden bire ortaya çıkmadığı, uzun bir gelişim devresi geçirdiği bilinmektedir. Büyük bir zenginlik gösteren “Türk Yemek Kültürü” ne bağlı olarak kaşık kültürünün de değişik tipte örneklerle karşımıza çıkacağı olağan olarak karşılanmalıdır ki bu kültür bizi Orta Asya’ya kadar götürmektedir. Türkistan kazılarında değişik kaşıkların buluntular arasında yer alması, eski Uygur tıp kitaplarında ilaç içimi ile ilgili olarak  “kaşık”  kelimesinin ölçek olarak gösterilmesi, Kırgız Türklerinin ağaç kaşık yapanlara kırmacı adını vermeleri ve aynı Türkler tarafından boyalı, sırlı tahta kaşıklara çapma kaşık adlarının verilmesi, bu uzantının en belirgin delilleri olarak görülmektedir. Anadolu’da ilk Türk kaşık örnekleri Selçuklularla ortaya çıkmaktadır. 
 
“ … Çorba kaşığı, herhalde eski Türk kaşık çeşitlerinin ilk ve başlangıç tipi idi. Çünkü çorba, ancak kaşık ile içilebilir ve yenebilirdi. Eski Türklerde çorbaya, mün veya bün derlerdi. Fakat çorba kaşığı dendiği zaman, hatırımıza bugünkü modern çorba kaşıkları gelmemelidir.
 
Yukarıda belirttiğimiz gibi çorba içerken, bir kaşık kullanma geleneği vardır. Güney Asya kavimlerinden birçokları, çorbayı kâseden içerler. Çinliler ise çorba ve pilav için, küçük kepçe kaşıklardan yararlanırlardı. Fakat gördüğümüze göre buna kaşıkla içmek veya yemek tabirini kullanmak oldukça zordur. Çünkü Çinliler, kâseyi ağızlarına dayayıp, pirinç veya çorbayı kaşıkla ağızlarına iterler. Eski Türklerde durum nasıl idi? Bu konuda kesin bir şey söylemek zordur; ama elimizde bazı bilgiler yok değildir.
 
‘O, balı kaşıkladı’ yani (ol balıg kaşıkladı) sözü, Kaşgarlı Mahmut’un kitabında geçiyordu. Bu örnekten de anlaşılıyor ki, herhalde süzme balı, Türkler bazen kaşıkla da yiyorlardı. Fakat Kaşgarlı Mahmut, çorba için halk dilinden verdiği örneğinde çorbayı kaşıkladı demiyor; kamıçladı diyordu: ol münüg kamıçladı.  Ama yine aynı büyük araştırıcı, başka bir yerde, kaşıkladı örneğini vermeden duramıyordu.
 
Kırgız Türkleri, ağaçtan kaşık yapan kaşıkçı’lara,   kurmacı adı ile adlandırıyorlardı. Boyalı, sırlı kaşıklar, geniş olarak tahtadan yapılıyorlardı. Kırgız Türkleri, boyalı, sırlı tahta kaşıklara, sır kaşık diyorlardı. Yaylalarda oturan hayvancılar, her zaman kaşık almak veya yaptırmak için kaşıkçı bulamazlardı. Bu sebeple, evde yapma tahta kaşıklar da kullanılırdı. Evde yapılmış biraz kabaca kaşıklar için ise yine Kırgız Türkleri, çapma kaşık diyorlardı. Derleme Sözlüğü’ne göre Anadolu’da tahta kaşıklara, şu adları veriyorlardı; çömçe, deli-kız, yaba kaşık. ”  
 
Kaşığa Ait Eski Âdetler
Evlenmek isteyen delikanlı pilavın ortasına kaşığı diker ve kalkarmış.
Evlenmek isteyen kız sofraya bir kaşık fala koyarmış.
Köy düğünlerinde yemekten evvel bir torbanın içinde üzerinde beyit ve maniler yazılı kaşıklar dağıtılırmış. Bunlar bir eğlenceye sebep teşkil eder ve sonra da hatıra olarak saklanırmış.
Akşam yemeği zamanına bugün de bazı köylerde ( Kaşık çalımı ) denilmektedir.
Üfürükçü hocalar kulunç olanlara, bir şimşir kaşığı kızdırır kuluncuna basarmış.
Büyücüler bir çifti ayırmak için iki kaşığı arka arkaya bağlar ve bir mezara saklarmış.
Çocuk boğaz olunca ağzına kaşık basılırmış.
Kaşık halk sazları arasında tempo tutmaya da yarar.
Bazı köy düğünlerinde yemekten sonra kaşıklar kırılıp bahçeye atılırmış.
Yeniçeriler başlarındaki üsküfelerin tuğ takılan yerine birer kaşık sokar ve birbirlerine (Kaşık yoldaşı) derlermiş.  ”[11]
 
Deyimler Ve Atasözlerinde Kaşık
Kaşık düşmanı evdedir.
O senin ağzının kaşığı değil.
Kaşığı ile yedirip sapı ile göz çıkarır.
Bir kaşık suda boğmak.
Cümlenin kaşığı bir kaba girsin.
Kadının eli kaşık sapında şişer.
Herkesin kaşığı, ağzının yakışığı.
Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın.
Kaşık kısmete bağlıdır.
Kaşığın eskisi, dostun yenisi.
Ne koyarsan aşına, o çıkar kaşığına.
Ne varsa kısmetinde, o çıkar kaşığında.
İmanım âşık, pilava kaşık.
Kaşık kadar kocası olanın, sapı kadar itibarı olur.  
“Çömlek demiş dibim altın, kaşık demiş girdim çıktım.
Ekmekten kaşık olur ama her yoğurdun harcı değil.
Her ağaçtan kaşık olmaz.
Herkes kaşık yapar ama sapını ortaya getiremez.
Her kaşığın kısmeti bir olmaz.
Aşure yemeye giden kaşığını taşır.
Pilav yiyen kaşığını yanında (belinde) taşır. 
 
Bilmecelerde Kaşık
Uzun kuyruklu kumbara, erzak taşır ambara.
Bir alaca kuzgun, kuyruğu kendinden uzun.
Bıldırcın budunu taşır, bulduğunu bana taşır.  
 
Türkülerde Kaşık
Bir karagöz oyunundan (Hayali Küçük Ali )
Geçen akşam çöktüm sofra başına,
Çaldım kaşık yağlı keşkek aşına,
Hoşafın daneleri az olmuş,
Hiçbir tane düşmedi kaşığıma.
Kaşıkçılar Piyesinden:
 
Düdüklüdür şimşirdendir kaşığım,
Memlekette Keziban’a aşığım.
Şakır şukur, şakır şukur, kaşıklar
Ayran içer bağrı yanık âşıklar.
Kaşıklarım düdüklüdür,
Şakır şukur, şakır şukur, kaşıklar
Ayran içer bağrı yanık âşıklar.
 
Bir ağıttan:
Atladı geçti eşiği
Sofrada kaldı kaşığı
Yusuf beyin yakışığı
Ellemeyin bugün yatsın   
 
Leblebici Horhor Operetinden ( Hayali Küçük Ali )
 
Kızlar biz barışalım,
Kol kola tutuşalım,
Kaşıkla oynayarak,
Köyümüzde dolaşalım.
 
Türk Halk Oyunlarında Kaşık
Bilindiği gibi dansın doğuşu insanlığın var olması ile başlar. Herhangi bir ritim aracının bulunmadığı dönemlerde dans eden insan, bu ritim ihtiyacını, ya ellerini birbirine ya da ayaklarını yere vurarak elde ettikleri sesle giderdi. Daha sonrasında ise bulduğu sert madenleri veya cisimleri birbirine vurarak çıkarttıkları sesle ritim, tempo elde etti. İşte Türklerdeki ritim ihtiyacının bir sonucu olarak kaşık halk oyunlarında eşlik eden bir alet olarak ortaya çıktı. 
 
Elde ettiğimiz verilerde kaşıklı oyunların, XVI. ve XVII. yy.’a ait minyatürlerde Horasan bölgesinde kaşoğ adıyla oynandığı görülmektedir. Ayrıca elde bir ritim aracı ile dans etme geleneğinin Orta Asya’ya ve Selçuklulara kadar uzandığını tespit ettik (Orta Asya’da Hakanlar huzurunda oynanan ve adına Hakan Oyunu denen oyunda, oyuncuların elinde tabak ve kaşık bulunurdu )
 
Bu oyunların, Türk Halk Oyunları türlerinden biri olup olmadığı hakkında farklı görüşler olduğunu belirtmekte fayda var.
Nitekim Cemil Demirsipahi, bu oyunların coğrafi olarak belli bir yöreye ait olmadığını her yörede ve türde kaşık oyunlarına rastlanacağını örneğin zeybek türünün ya da teke türünün içinde de kaşık oyununun bulunduğunu belirtmiştir.
Bunun yanında Sadi Yaver Ataman, Mahmut Ragıp Gazimihal, M. Tekin Koçkar, Göktan Ay, Cengiz Aydın, Mehmet Öcal Özbilgin gibi alana hizmetleri geçen uzmanlar, Kaşık Oyunlarını, Türk Halk Oyunlarındaki tür sınıflamasının içinde bir oyun türümüz olarak değerlendirmişlerdir. 
 
Ortak söylemleri, Konya ilinin bu türün merkezi olduğu, tahta kaşıkların oyunda ritm saz görevini üstlendiği, oyuncuların birbirine tutunmadan serbestçe hareket ettiği, 2/4, 4/4’lük ölçülü türküler ve 8/8, 9/16, 9/8’lik zamanların kullanıldığı, genelde kabak kemane, sipsi, kaşık, bağlama, cura, kucak davulu, zilli maşa gibi çalgıların oyuna eşlik ettiği, kapalı mekanlarda, kadınların ve erkeklerin oynadığı görüşünde birleşmektedirler.
Tüm bunlara ilave olarak söyleyeceklerimiz, Konya ili merkez olmak üzere sınır komşuları olan doğusundaki Niğde, batısında Afyon ve Isparta, kuzeyinde Kırşehir, Ankara ve Eskişehir, güneyinde Antalya ve İçel illerinde bu tür oyunlara rastlamaktayız.
 
Havadaki ışıklar
Sabırsızdır âşıklar
Pilav ile zerdeye
Bekler tahta kaşıklar.
 
Rapta gelmez bu kaşığın dudağı
Hilesiyle öper dilberdudağı.
Lafı lafa etme ilave
Al kaşığı çal pilava.
 
Bu kaşığın değer altın bir tanesi,
Ye bununla pilav zerde nar tanesi.
 
Bu kaşık iyi kaşık
Sakın bırakma bulaşık.
 
Bu kaşık güzel kaşık,
Onu yapan cemale aşık.
Acayip bir kaşık oldu doğrusu,
Sonradan değildir
Evvelinden eğrisi.  
 
"Ser Tabbah" Veyis DURDU
Kadim Anadolu Mutfak Tarihi Ve Kültürü Araştımacısı - Şef
 
Önceki Bölüm için Tıklayınız;
 
Kaynakça
Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, Ankara, Başbakanlık Basımevi, 1991, Cilt:4
Büyük Larausse, Cilt: 11
Hüsnü Züber, Kaşıkçılık, Sanat Tarih ve Turizm Yıllığı, S.2, s.19–21, İstanbul, 00.01.1972
İsmet Zeki Eyüboğlu, Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü, İstanbul, 1998
Kenan Özbel, El Sanatları XVI, Konya Kaşıkları, Ankara,1949
Mahmut Ragıp Gazimihal, Kaşık Oyunu, Türk Folklor Araştırmaları, C.3, S.62, İstanbul, 00.09.1954
Mahmut Ragıp Gazimihal, Kaşık ve Oyun, Türk Folklor Araştırmaları, C.7, S.148, İstanbul, 00.11.1961
Meydan Larausse, Cilt:7
Naci Eren, Arkeoloji ve Sanat Yayınları El Sanatları, Folklor ve Etnografya Dizisi:2,İstanbul, Kuşak Matbaası, 1984
Ömer Asım Aksoy, Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü, TDK Yayınları, Ankara, 1978
Zeki Kuşoğlu, Resimli Ansiklopedik Kuyumculuk ve Maden Terimleri Sözlüğü, (İkinci Baskı). İstanbul: Ötüken Neşriyat A.Ş. İstanbul, 2006
 
[1] İsmet Zeki Eyüboğlu, Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü, İstanbul, 1998, s.383.
[2] Mahmut Ragıp Gazimihal, Kaşık Oyunu, Türk Folklor Araştırmaları, C.3, S.62, İstanbul, 00.09.1954
[3] Mahmut Ragıp Gazimihal, Kaşık ve Oyun, Türk Folklor Araştırmaları, C.7, S.148, İstanbul, 00.11.1961
[4] Büyük Larausse, Cilt: 11, s.6490.
[5] Kenan Özbel, El Sanatları XVI, Konya Kaşıkları, Ankara,1949, s.3.
[6] Zeki Kuşoğlu, Resimli Ansiklopedik Kuyumculuk ve Maden Terimleri Sözlüğü, (İkinci Baskı). İstanbul: Ötüken Neşriyat A.Ş. İstanbul, 2006
[7] Naci Eren, Arkeoloji ve Sanat Yayınları El Sanatları, Folklor ve Etnografya Dizisi:2,İstanbul, Kuşak Matbaası, 1984, s.3–4.
[8] Meydan Larausse, Cilt:7, s.64
[9] Naci Eren, Arkeoloji ve Sanat Yayınları El Sanatları, Folklor ve Etnografya Dizisi:2,İstanbul, Kuşak Matbaası, 1984, s.4.
[10] Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, Ankara, Başbakanlık Basımevi, 1991, Cilt:4, s.207-211.
[11] Hüsnü Züber, a.g.m.
[12] Hüsnü Züber, Kaşıkçılık, Sanat Tarih ve Turizm Yıllığı, S.2, s.19-21, İstanbul, 00.01.1972
[13] Ömer Asım Aksoy, Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü, TDK Yayınları, Ankara, 1978
[14] Hüsnü Züber, a.g.m.
[15] Hüsnü Züber, a.g.m.
[16] Kenan Özbel, El Sanatları XVI, Konya Kaşıkları, Ankara,1949, s.8