Kültürel Bir Unsur Olarak Yemek Kavramının Önemi...

Kültürel Bir Unsur Olarak Yemek Kavramının Önemi...

Yemek, beslenme gereksinimini karşılamanın ötesinde, çok daha derin anlamlar içermektedir. Örneğin; dini ritüeller ve kutlamalarda kullanıl...

Kültürel Bir Unsur Olarak Yemek Kavramının Önemi 
Ayşegül Elif ÇAYCI  
 
Her toplumda kültür vasıtasıyla belirlenen yerleşik davranış kuralları vardır. Bu kurallar bütününe kültür unsurları(öğeleri) denir. Bu kurallar toplumsal düzenin sağlanması, insanların birbirleriyle olan davranışlarının düzenlenmesi, doğru ve yanlışın, olumlu ve olumsuzun belirlenmesi açısından önem taşır. Maddi ve manevi kültür öğeleri olarak ikiye ayrılan kültür öğeleri, sürekli olarak etkileşim içerisindedir (Wyer, Chiu, & Hong, 2009, s. 4-5). 
 
Maddi kültür öğeleri somut olarak algılayabileceğimiz herşeyken; manevi kültür öğeleri değerler, tutumlar, semboller, inançlar gibi soyut kavramlar olarak nitelendirilmektedir. Bu tanımlar ışığında yemek kavramı, maddi ve manevi kültür öğelerini birarada bulundurması açısından önemlidir. Bu nedenle yemek kavramının kültürel boyutu incelenirken; sembolik anlamı, din ve inançla olan ilişkisi, değerler ve ritüellerle olan bağlantısına yer vermenin yanı sıra maddi kültür açısından da değerlendirilmesi önem taşımaktadır.  
 
1.2.1. Kültür ve Toplum 
 
Yemek yeme, kültürel etkileşimler vasıtasıyla şekillenerek, insanlık tarihini biçimlendirmiş ve hayatın merkezine yerleşmiştir. İnsanlık tarihini kronolojik bir sırayla incelediğimizde, hayatta kalmayı sağlayan tüm zorunlulukların kültür ile şekillendiğini görürüz. Modern ifadesiyle ilk kez Sanayi Devrimi sırasında kullanılmaya başlanan kültür kavramı, kültürel olguların sadece kültürel bakış açısıyla elen alınması gerektiğini göstermektedir. Tarihsel süreç içerisinde, diğer tüm alanlarda görülen değişim ve dönüşümler, beslenme biçimlerini yani kültürleri de etkilemiştir.  
 
Kültür, soyut fikirler, değerler ve dünyayı algılama biçimlerinden oluşur ki, bunlar insanların davranışlarına yansır ve bununla ilgili bilgi verir.  Bununla birlikte, kültür bir toplumun üyeleri tarafından paylaşılarak, ortak davranış kalıpları üretmeye yarar. Kültürler, genetik olarak aktarılmaz; sonradan öğrenilir ve kültür fonksiyonunun  tüm farklı parçaları entegre bir bütün olarak ele alınır. Her kültür, insanın hayatta kalmasını ve zorluklarla başa çıkmasına yardımcı olan düşünce ve eylemler için bir tasarım sağlar. 
 
Yaşayan bir olgu olarak kültürün varlığını sürdürebilmesi için, toplumun üyelerini tatmin edici, olgunlaşmış bir dizi kuralların olması gerekmektedir.  Kültür bunu yaparken, bireylerin kendi çıkarları ve toplumun ihtiyaçları arasında bir denge kurmalıdır. Dahası, yeni koşullara uyum sağlayabilmeli veya mevcut koşulların algılanmalarını değiştirme kapasitesine sahip olmalıdır (Haviland, Prins, & Mcbride, 2008, s. 25).  
 
Bireyler, daha geniş toplulukların bir parçasını oluşturan ailelere doğar. Akrabalar ve bu grubun diğer üyeleri tarafından yetiştirilir. Böylelikle Gastronomi araştırmalarında içine doğduğu toplumun diğer üyeleri gibi davranmayı, konuşmayı ve düşünmeyi öğrenir. Her birimiz dünyayı içinde bulunduğumuz toplumun kültürel özelliklerine göre değerlendirdiğimiz için, insanın diğer kültürlere bakış açısı tipik olarak “etnosentriktir”. İngilizcede “ethnocentrism” olarak adlandırılan bu kavram, Türkçede “etnik-merkezcilik” ya da “etnosentrizm” olarak ifade edilmektedir. 
 
Etnosentrizm kavramı, ilk olarak sosyolog Wiliam Graham Sumner tarafından kullanılmıştır. Sumner’a göre; etnosentrizm kişinin kendi kültürünü diğer kültürlere nispeten daha üstün bulması, kendi kültürüne ait olan değer yargılarının, normların vb. evrensel doğruluk olarak görmesi, diğer kültürleri de bu bakış açısıyla değerlendirmesi anlamına gelmektedir (Shimp & Sharma, 1987, s. 282). Antropologlar, tek tek her kültürü anlamak için mücadele ederek etnomerkezciliğe meydan okumaktadır.  
 
Kültürel çeşitlilik göz önünde bulundurularak düşünüldüğünde, aslında tüm toplumların ortak özelliği: aynı topluma mensup bireylerin her biri, hayatta kalmak ve toplumsal refahın sağlanması için işbirliği yapan bir grup insandır. Aynı toplumda varlığını sürdüren bireylerin, birbirlerinin belirli bir durumda nasıl davrandıklarını bilmemeleri durumunda, birlikte yaşama veya işbirliği olanaksızdır. 
 
Dolayısıyla, toplumdaki her bir bireyin bir miktar öngörülebilir davranışlar sergilemeleri beklenmektedir. İnsanlarda davranışların sınırlarını belirleyen ve onu kültüre dahil olan diğer bireyler için öngörülebilir yollarla yönlendiren kültürdür. Çünkü kültür, herhangi bir toplumda mevcut olan gelenek, görenek, toplumsal kurallar vb. etmenlerin bütününden oluşmaktadır (Haviland, Prins, & Mcbride, 2008, s. 28). Antropologlar, modern kültür kavramını 19. yy sonlarına doğru tanımlamışlardır. İlk açık ve kapsamlı tanım, Britanyalı antropolog Edward Burnett Taylor’dan gelmiştir. 
 
Antropolojik kültür yaklaşımlarında sosyal antropolojinin kurucusu olarak kabul edilen Edward Burnett Tylor, 1871 yılında kültürü: “Toplumun bir üyesi olarak insan tarafından edinilen bilgi, inanç, sanat, hukuk, ahlak, gelenek ve diğer yetenek ve alışkanlıkları içeren karmaşık bütün” (Taylor, 1958, s. 269) olarak tanımlamıştır. Tylor’ın bu tanımından hareketle kültürün insanın hayatı boyunca edindiği bilgi ve becerilerin gelişimiyle aynı ölçüde gelişen bir olgu olduğunu ifade edebiliriz. 
 
Tylor’dan günümüze değin, Mannheim, Elias, Boas, Benedict, Parsons, Weber, Malinowski, Kroeber, Clifford gibi kültür kuramcıları tarafından literatürde kültür tanımlarına rastlanmaktadır. Kültür kavramının yaşayan bir olgu olmasını ve belli bir disipline konu olmanın ötesine geçmesini, öğrenilebilen ve devamlı olmasından ileri gelmektedir. Zamana ayak uydurarak değişime uğraması nedeniyle, kültür varlığını sürekli korumaktadır.  
 
Kültüre ilişkin yakın zamandaki tanımlamalar, fiili davranış ile soyut fikirler, değerler ve dünyadaki algılamalar arasında daha net bir ayrım yapma eğilimindedir. Başka bir deyişle, kültür gözlemlenebilir davranıştan daha derine iner. Kültür, bir toplumun paylaştığı ve toplumsal olarak iletilen fikirler, değerler ve algılardır. Tüm kültürler, biyolojik olarak miras alınmaktan ziyade öğrenilir. Amerikalı antropolog Ralph Linton bu durumu insanlığın “sosyal kalıtım” ı olarak açıklamaktadır. Birey kendi kültürünü onunla büyüyyerek öğrenir ve kültürün bir nesilden diğerine aktarılması işlemine, “kültürlenme” denir.  
 
Hayvanlar, yeme-içme dürtüsü ortaya çıktığında yer ve içerler. Ancak insanlarda durum farklıdır. İnsanlar yeme-içme eylemini kültürel olarak öngörülen, belirli zamanlarda gerçekleştirmekte ve bu zamanlar yaklaştıkça acıkma eğilimi göstermektedirler. Yemeğin hangi zaman diliminde yenileceği, tıpkı ne yenileceği, nasıl hazırlanacağı, yerken hangi araç-gereçlerin kullanılacağı ve nerede yenileceği konusunda olduğu gibi, kültürden kültüre farklılık göstermektedir. Yemek, beslenme gereksinimini karşılamanın ötesinde, çok daha derin anlamlar içermektedir. Örneğin; dini ritüeller ve kutlamalarda kullanıldığında, yemek; evrensel olan bir duygusal bağın paylaşımını, işbirliği ve paylaşım ilişkileri kurmaktadır.  
 
Her birey, insanlar için biyolojik temelli ihtiyaçlar olan; beslenme, uyuma, barınma, arkadaşlık, kendini savunma ve cinsel tatmin gibi, ihtiyaçları, kültürleme yoluyla öğrenir. Öğrenilmeyen ihtiyaçları kendi arasında ayırmak önemlidir. Bununla beraber her kültürün bu ihtiyaçlarını nasıl karşılayacağı kendi içinde belirlenmektedir. Örneğin; Kuzey Amerikalı birine göre uyku için rahat bir yer olduğu düşüncesi, Japon bir kişininkinden çok farklı olabilmektedir.   
 
Öğrenilen davranışlar, bir ölçüde, hepsi tarafından olmasa bile memeliler tarafından sergilenmektedir. Çeşitli türlerin tıpkı insanlar gibi, ilkel boyutta da olsa kendi kültürleri olduğu söylenebilir. Tıpkı insanlar gibi her nesil bir önceki kültürden birşeyler öğrenir ve bir topluluktan diğerine farklı davranış modelleri paylaşır (Haviland, Prins, & Mcbride, 2008, s. 28).  Bireyin doğduğu kültürün, yemek kültürünü tanıması ve kabul etmesi, sütten kesilmesiyle başlamaktadır.  Bu aşamada, bebek nispeten katı gıdaların küçük bir bölümünü deneyimleyebilmektedir. İlerleyen zamanlarda, kendi kültürüne ait olan yiyecek çeşitlerini deneyimledikçe, bu aralık genişlemektedir. 
 
 Elizabeth Marshall Thomas adlı araştırmacı, Güney Afrika’daki yerli avcı toplayıcılarla saldırgan olman bir etkileşim sonucunda Güney Afrika aslanları arasında ayırt edici bir davranış biçimi olan Kalahari Çölü davranışının ortaya çıktığını ve her aslandan bir diğer kuşağa aktarıldığını belirtmektedir. Thomas, yeni koşullara tepki olarak, otuz yıllık bir süre içerisinde Kalahari’nin aslan kültürünün nasıl değiştiğini de gözler önüne sermektedir. Bununla birlikte, öğrenilen her davranışın kültürel olmadığını da göstermektedir. 
 
Örneğin; bir güvercin hileler öğrenebilir; ancak bu davranış refleksiftir, kültürel özümlemenin ürünü değil, tekrarlanan eğitimle, şartlandırmanın bir sonucudur. İnsan türünün ötesinde, kültürel davranış örnekleri, diğer primatlar arasında özellikle belirgindir. Herhangi bir primat türünde, bir toplumun kültürü, tıpkı insanlar arasında olduğu gibi, çoğunlukla diğerlerinin kültüründen farklıdır. Genel anlamda primatlar, özellikle maymunlar temsili yollarla ses kullanma, çevrelerine karşı aşırı farkındalık, taklit etme ve sembolleri kullanma becerisi dahil olmak üzere, birbirleriyle iletişim kurma konusunda insanların birbirleriyle iletişim kurma konusunda insanlarınkine benzer bir iletişim kurma biçimleri vardır (Thomas, 1994, s. 140). 
 
Paylaşılan fikirler, değerler, algılar ve davranış standartları kümesi olarak, kültür; bireylerin eylemlerini toplumlarının diğer üyelerine anlaşılır kılan ortak paydır. Bireylerin başkalarının belirli bir durumda nasıl davranacaklarını tahmin etmelerini sağlar ve onlara buna göre nasıl tepki vereceklerini söyler. Farklı kültürlerden bir grup insan, ıssız bir adanın ortasında mahsur kalmış bir toplum haline gelebilir. 
 
Bu durumda ortak ilgileri; hayatta kalma, birlikte yaşama ve birlikte çalışma tekniklerini geliştirmek olurdu. Bununla beraber, her bir birey kendi kültürel kimliğini koruyacaktır; ancak herkes adadan kurtulup eve döndüklerinde topluluk olma durumunda geliştirdikleri davranışlar sona erer. Yani belirli bir zaman için birlikte yaşamaları insanları topluluk haline getirebilir; ama kültürel bir varlık olmaları için yeterli değildir. Toplum, ortak bir bölge, dil ve kültürü paylaşan ve ortak hayatta kalma ve refah için birlikte hareket eden örgütlü bir grup ya da birbirine bağlı insanlardan oluşan gruplar olarak tanımlanabilir. 
 
Bu insanların birbirlerine karşı bağımlı oldukları hususlar; ekonomik, iletişim ve savunma sistemleri gibi konularda görülebilmektedir.  Aynı zamanda genel bir ortak kimlik duygusu ile birbirlerine bağlıdırlar.  
 
Kültür ve toplum, bu kadar yakın ilişkili kavramlar olduklarından, antropologlar her ikisini de inceleme alanları içerisine dahil etmektedirler. En yalın ifadesiyle, bir toplum olmaksızın kültürden söz edilemez. Kendi kültürünü oluşturmamış olan bir insan topluluğu yoktur. Bu durum, hayvanlar için geçerli değildir. Örneğin; karınca ve arılar, içgüdüsel olarak olağanüstü derecede sosyal organizasyon ile işbirliği yaparlar; fakat bu içgüdüsel bir davranış olduğundan, kültürün varlığından söz edemeyiz. Bir kültür toplumun diğer tüm üyeleri tarafından paylaşılsa bile, herkesin aynı olmadığının farkında olmak önem taşımaktadır. Aynı kültürü benimsemiş insanların her biri, kültürün farklı versiyonlarını paylaşabilmektedirler. 
 
En azından, erkekler ve kadınların rolleri arasında bir takım farklılıklar olduğunu görmekteyiz. Bu kadınların doğurganlık özelliğine sahip olması; ama erkeklerin bu özelliği taşımamasından kaynaklanmaktadır. Diğer yandan erkek ve kadın üreme anatomisi ve fizyolojisi arasında da belirgin farklılıklar vardır. Her toplum, biyolojik cinsel farklılıkları belirli bir şekilde açıklayarak ve buna göre toplumsal roller ve beklenen davranış kalıpları belirleyerek; cinsel farklılıkları açısından bireylere kültürel anlam vermektedirler. Her kültür bunu kendince yorumlar; çünkü bu noktada bir toplumdan diğerine muazzam ölçüde farklılık olabilmektedir. 
 
Antropologlar cinsiyetler arasındaki biyolojik farklılığı, kültürel incelemeler ve anlamlara atıfta bulunmak için kullanmaktadırlar. Yani, her ne kadar cinsiyet biyolojik olarak belirlenmiş olsa da, kişinin cinsiyeti,  kültürü bağlamında toplumsal olarak oluşmaktadır (Haviland, Prins, & Mcbride, 2008, s. 31-32).  Bu bilgiler ışığında toplumlar bireylerin rollerini, toplumsal cinsiyet kuralları çerçevesinde belirleme ve düzenleme eğilimi göstermektedir. İlkel atalarımızdan beri, evle ilgili uğraşlar kadına atfedilirken; çalışma, yiyecek getirme ve ailenin korunması gibi görevler erkeğin rolleri arasında yer almaktadır.  


Türk Aşçı Haberleri Not:
Eğer sizde mesleki haberinizin yada tarifinizin web sitemizde yayınlanmasını istiyorsanız; "Haberini Yada Tarifini Paylaş" sayfamızdaki kriterlere uygun bir şekilde uygun içeriklerinizi bize gönderebilirsiniz. Türk Aşçı Haberleri internet sitesinde yayınlanan yazı, haber, röportaj, fotoğraf, resim, sesli veya görüntülü şair içeriklerle ilgili telif hakları www.turkascihaberleri.com 'a aittir. Bu içeriklerin iktibas hakkı saklıdır. İzinsiz ve "kaynak gösterilse" dahi iktibas olunamaz; hiçbir surette kopyalanamaz ve başka bir yerde yeniden yayıma konulamaz.


  • Facebook'ta paylaş

Bu Habere Yorum Yap

   
 
 

Benzer Haberler