loader

Bilgili ve Eğitici mi? Popüler Ama Cahil mi?

Has Aşçıbaşı Ahmet Özdemir
Yazar:Has Aşçıbaşı Ahmet Özdemir
Bu yazı 666 kez okundu

Bilgili ve Eğitici mi? Popüler Ama Cahil mi?
Bu Güne Kadar Siz ve Sizden Olanlar Kendinizi De Camiamızı Da Kandırdınız!
Saygıdeğer Meslektaşlarım;
 
Okumayan kendini, tarihini, kültürünü araştır mayan, Başkalarına özenen toplumlar cahilliğe mahkum oldukları gibi, başkalarının dediklerine de inanmak zorundadırlar. Bizim övünülecek mesleki ve tarihi zenginliğimiz dünya da hiç bir ülkede ve toplumda yoktur. "PİŞİRİCİ OLMAK, BİZ ZATEN 40 KİŞİYİZ" diyenler; Deselerdi-ki Keşke ; "mesleki tarihimiz hakkındaki gerçekleri bilen kaç kişiyiz" ? Zanaatkârlık anlamında tabanımıza örnek ve faydalı olabilen kaç kişi yiz?  Her anlamı ile sosyal, kültürel, mesleki tecrübe, mutfak ilkelerimize bağlı, coğrafyamızın tarihi ve güncel lezzet değerlerini yaşayan ve yaşatan kaç kişiyiz? Yeni meslek gönüllüsü kardeşlerimizi bu mesleği sevdirerek teşvik edebilen ve eğitici çalışmalar yapan, bilgiler veren kaç kişiyiz!!!  Kendilerini nimetten sayan, gösteriş, şov, üstünlük kurma çabası, ünlü olabilmek karşılığında ahilik,  Zanaatkârlık ve mutfak değerlerimiz doğrultusunda hiç bir ilkesi olmayan, eksikliklerini gizleyebilme psikolojisi ile en iyisi olduklarını iddia eden popüleriterlik "mahkumu" cahiller !!! 
 
** Sizleri Avrupa aşçılık kurumları ve yabancı gıda markaları dünyanın en iyi şefi dahi seçseler mutfağımızın tabanında  Saygınlığınız yoktur. Ancak size özenen bir kaç şakşakçınız olabilir.  Kendi mutfağınızın ustalarına hakaret ederek, küçümseyerek varabileceğiniz yer ünlü olabilmek uğruna hiç bir kuralı olmayan, kendi manevi değerleri ni tanımayan, parasını ödeyen yabancı gıda markalarına biat ederek mutfaklarımızda onların şarkılarını söyleyen ve söylemeye mahkum olanlar; Bir  “mankurt” dan ne farkınız var?
 
** 1. 2. ve 3. Ayında kullanılacak ilaçları ile birlikte  İsrail’den alınan hastalığı içerisinde domates tohumları gibi, Tanıttığınız market raflarındaki yabancı gıda markalarının ürünleri gizli formülleri ile  halkımızı önce hasta etti, sonra uzun vadede hastanelere düşürdü, sonra bu yabancı gıda markaları sayesinde ülkemize ilaç sattılar yıllarca, 3 ay daha bu ilacı kullan dediler yine olmadı, ömür boyu kullanacaksın dedi satılmış doktorlar, sonra verilen bu ilaçların hiç bir faydası olmadığı öğrenildi. halkımızı zehirlediler, kısırlaştırdılar! Doktorlar biliyordu bunları. Yapılan araştırma ilgili ilaçları tüm Türkiye’deki doktorların sadece %12 sinin kullandığı diğerlerinin ayni hastalığı yaşamalarına rağmen kullanmadıkları ortaya çıktı. Sizlerin bu faciaya katkısı % kaç acaba ? Alkışlayınız beyleri…
 
** Avrupa mutfakları, ilgili haçlı kulüpleri, yabancı gıda markaları; sizleri ne kadar el üstünde tutarsa, ne kadar çok ödül verirse, ne kadar çok yazılı ve görsel başına taşırsa bunu karşılığı mutfak değerlerimize, medeniyetimize ve coğrafyamızın tarihi ve kültürüne ile lezzet miraslarımıza yapmış olduğunuz ihanetin belgesidir. Bu millet artık salak değil. Elmayı armudu bir birinden ayırabiliyor.
 
** “Eğer düşmanın sana ödül veriyorsa Sende bir puştluk var demektir” (Fidel Castro)
Ama Avrupa ülkelerinin, yabancı gıda markalarının bizim dostumuz olduğunu, her alanda ülkemizin ve mutfağımızın kalkınmasına yardımcı olduklarını iddia ediyorsanız "bir psikoloğ'a" görünmenizi tavsiye ederim... 
** Bu meslekte çok bilmiş o kadar çok hain var ki bunların günümüze kadar yaptıklarının haddi hesabi yok ! 700 yıldan fazla dünyada hüküm sürmüş, 1.200 yıla yakın örnek olmuş bir ecdadı varken araştırmadan sormadan, merak etmeden 95 sene de kendi kimliğine NASIL düşman oluyor !!! Hain gurme ve çok bilmiş master ve executive şeflerimiz tarafından Mutfak kültürümüze ait yemekler başka mutfakların nüfus kütüğüne kaydettiriliyor. (bu arada aşçı ve aşçıbaşı kelimesini yakıştıramıyorlar kendilerine) !!!
 
** Mutfağımızı korumak ve yaşatmak amacı ile ülkemizde kurulmuş federasyon, dernekler ve bunların yazılı, görsel basındaki yaverleri bu konuda hiç bir çalışma yapmışlarmi ? Onlar aşçılara hakaret etmiş bir yorumcuyu mahkemeye verelimmi, vermeyelimmi? diyorlar halen ! Haa bu adam aşçılara hakaret etmiş. Yahu sizin mutfak kültür hazinelerinizi çalan ülke mutfakları hakkında ne yaptınız, yapıyorsunuz siz bunu düşünün ?  Daha camiamızdaki yeni meslek gönüllüsü kardeşlerimize kendi mutfak kültürümüzü bile öğretemediniz ! 
 
** Halen Fransız, İtalyan, Amerikan diye kullandığınız ürünler hakkında caka satıyorsunuz etrafınıza !!! UTANMIYORMUSUNUZ çoban salatasına italyan pesto sosu, asırların kavurmasına “oyster sos” , zyt yaprak sarmasına risotto pirinci, tavsiye edenler…
Bu güne kadar bize ne dediler ;
 
Yağdan, buzdan, şekerden heykeller Fransız mutfağından gelmiştir, biz onlardan öğrendik. KANDIRDILAR , kendileri gibi YALANNN !!! Daha o bahsettiginiz o ülkeler toplantı bile yapmasını bilmezlerken bizim ecdadımız Osmanlı ve Türk Mutfağı Yağdan, buzdan, şekerden heykeller ile şenlik ve tören geçidi yapıyordu (yıl 1582) … 
Alın size isin gerçeği  (Bu arada “NAHIL” kelimesinin anlamını öğrenirseniz daha iyi anlarsınız) ; 
 
Simdi sizlere söylüyorum; 1582 de Fransa’nın, italya’ nın ekonomisi, kültürü, tolum yapısı, alışkanları durumu ne halde imiş bir araştırın ve sahip olduğunuz zenginliğin farkına varın lütfen. 
Sûrnâmelerde 1582 şenlı̇ğı̇nde Sn. Gülsüm Ezgi Korkmaz’ın Tezinde’ de Bahsetmiş olduğu üzere;
 
III. Murad’ın oğlu Şehzade Mehmet’in sünneti dolayısıyla 1582 yılında İstanbul’da büyük bir şenlik düzenlenmiştir. Bu görkemli şenlik pek çok edebî esere konu olmakla kalmamış̧, yeni bir edebî türün ortaya çıkmasına da vesile olmuştur. Sûrnâme adı verilen ve saray şenlikleri ile ilgili bu edebî türün ilk örnekleri Gelibolulu Âlî’nin Câmi’u’l-Buhur Der Mecâlis-i Sûr’u ve İntizâmî’nin Sûrnâme-i Hümâyûn’udur.
 
Sûrnâmeler, 16. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde halkın gündelik hayatından saray göreneklerine, üretim ilişkilerinden çeşitli sanatsal formlara dek pek çok konuda önemli bilgi kaynaklarıdır. Bu metinler, içlerinde barındırdıkları malzemenin zenginliğiyle birçok araştırmacının dikkatini çekmiştir. Yapılan çalışmalarda, genellikle şenliğin kendisi üzerinde durulmuştur. Bu şenliğin sûrnâmelerde edebî ürünlere nasıl dönüştüğü üzerinde ise yeterince durulmamıştır. 
 
Bu tezde, Osmanlı şenlik geleneğine bağlı olarak ortaya çıkan sûrnâme türü genel özellikleriyle tanıtılmış ve bu türün ilk örnekleri olan Câmi’u’l-Buhur Der Mecâlis-i Sûr ve Sûrnâme-i Hümâyûn, 1582 şenliğini ele alış biçimleri bakımından incelenmiştir. Sûrnâme yazarlarının şenliği birer edebî metne nasıl dönüştürdükleri, kullandıkları anlatım biçimleri ve benimsedikleri söylem ele alınmıştır. 
 
Tezde, sûrnâmelerin, hem edebî pratikler hem de şenliklerin edebiyatla ilişkisine dair içerdikleri veriler bakımından, yazıldıkları devrin dil ve edebiyat anlayışını yansıttıkları belirlenmiştir. Gösterilerin kayda geçirilmesinde her iki sûrnâme yazarının da edebî bir dil oluşturma kaygısı güttüğü, söyleyişte özgünlük aradığı gözlemlenmiştir.
 
İntizâmî ve Gelibolulu Âlî, eserlerinde aynı şenliği anlatmalarına karşın, ortaya çıkan metinler birbirinden çok farklıdır. İki sûrnâme yazarının şenliğe farklı şekillerde yaklaştıkları ve metinlerdeki anlatım biçimi ve söylemin bu farklı yaklaşımları yansıttığı ortaya koyulmuştur. 
 
Sonuç Olarak Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinde İlgil Senlikleri İcin Bazı Notları;
Usta aşçıların, sığır kebablarının içine koydukları canlı tavşan ve güvercinlerin açılan kebabdan çıkışlarını "kimi uçar ve kimi kaçar ve kimi sıçar" diyerek anlatıyor [VI 198]. 
Osmanlı toplumunun mizah anlayışı, özellikle birinci ciltte anlatılan esnaf alayı gösterilerinde ortaya çıkıyor. Bu gösteriler arasında seyircileri güldürme amacını taşıyan oyunlar ve canlandırmalar varmış: 
 
Pastırmacılar, pastırmadan külah, ferace, hırka, çakşır ve çizme giyip, ellerinde yine pastırmadan topuzlar ve bayraklar taşıyarak geçmişler [I 263].
Baş ve paça pişiren aşçılarının alay arabası üzerindeki dükkanında birbirleriyle sanki biri müşteri imiş gibi "Ala canım yağlıca ile sirkeli ve sarımsaklıca eyle" diyerek bunun gibi taklitler yapmışlar [I 246]. 
 
işkembeciler şaka yapmıyor ancak Evliya Çelebi, işkembeci eşeklerinin Segah makamında anırdıklarını söyleyerek bu bölüme espri katıyor[! 247].