loader
Bileki Ekmeği Tarifi

Bileki Ekmeği Tarifi

Bileki Ekmeği Tarifi, Osmanlı Saray Mutfağında, Yöresel Mutfaklarımız Ve Geleneksel Türk Mutfağında...

Bileki Ekmeği Tarifi "ORDU"
Bileki Ekmeği Malzemesi :
 
*   ½ kg. mısır unu
*   2 çay kaşığı tuz
*   yeterince su
*   defne yaprağı
 
Bileki Ekmeği Yapılış Tarifi
Elenmiş mısır unu ve tuz ılık su ile hamur haline getirilir. Önceden kızdırılmış bileki taşının içine defne yaprağı dizilir. 
 
Hamur buraya dökülerek üzerine tekrar defne yaprağı dizilir. Ağzı ters çevrilmiş sacla kapatılır. Üzerine köz konulur. Kızarınca taştan çıkarılıp soğumaya bırakılır.
 
 
Bileki Ekmeği Hakkında;
Ordulu kadınların özel tarif ve yöntemle közle pişirdiği ekmek, asırlardır sofralardaki yerini alıyor.
 
Kumru ilçesinde yaklaşık 300 senelik gelenek olan ekmek, yörenin vazgeçilmez lezzetleri arasında bulunuyor. Bileki taşı içerisinde ve közle pişirilen ekmek, raf ömrünün uzun olması nedeniyle de "bayatlamayan ekmek" olarak adlandırılıyor.
 
Mısır unu, tuz ve su karışımından elde edilen hamur, özel bileki taşına dökülüyor. Lezzetini artırması ve lekelenmemesi için hamur karalahana ile örtülürken, onun üzerine ise sac koyuluyor. Sacın üzerine odun ateşinden oluşturulan köz konulduktan sonra hamur, yaklaşık bir saat pişiriliyor,
 
"Şimdi de biz bu geleneği sürdürüyoruz"
Büyüklerinden öğrendiği geleneği sürdüren 54 yaşındaki Hanife Karavelioğlu,  yaptığı açıklamada, "bayatlamayan ekmeğin" yörede bilinen bir ekmek çeşidi olduğunu söyledi.
 
Annesinin her zaman bileki taşında ekmek pişirdiğini ve severek tükettiklerini belirten Karavelioğlu, yöredeki tüm kadınların bu yöntemle ekmek yaptığını anlattı.
 
Bu ekmeğin uzun yıllara dayanan bir geçmişi olduğuna işaret eden Karavelioğlu, "Büyüklerimiz yapıyordu. Annem de kaynanam da bu ekmeği pişiriyordu. Onlardan gördük, şimdi de biz bu geleneği sürdürüyoruz." dedi. Osmanlı Saray Mutfağında, Yöresel Mutfaklarımız Ve Geleneksel Türk Mutfağında Yapılan Hamur İşi Tariflerindendir.
 
"Bu ekmek doğal ürünlerle yapılıyor"
38 yıldır Fransa'da yaşayan ve tatil amacıyla eşiyle ilçeye gelen Gönül Karavelioğlu, her sene memleketlerine gelmeye çalıştıklarını belirterek, "Geldiğimiz zaman da bu doğanın güzelliğini ve doğal lezzetleri tadıyoruz. Eltimiz sağ olsun, bu lezzetleri bizlere sunuyor. Annelerimiz, babaannelerimiz geldiğimizde bu ekmeği yapardı." dedi.
 
Karavelioğlu, bileki ekmeğinin, diğer ekmeklerden ayrılan özelliğinin tamamen doğallığı olduğunu vurgulayarak, "Bu ekmek doğal ürünlerle yapılıyor. Buradaki mısır unundan ve doğal suyla hazırlanıyor. Kesinlikle çarşıdan aldığımız ekmekle kıyaslanamaz. Bunlar hiçbir zaman değişmeyen lezzetler. Anneanneden kızına, ondan çocuğuna kalan gelenekler. Böyle de devam edecek." 
Ekmeğin Tarihi “Dr. Murat KUTER”
 
Ekmek, insanoğlunun uygarlık serüveni içinde binlerce yıldır, vazgeçemediği bir temel besin kaynağı olarak yer alıyor. Ekmek, süreçte değişik toplumlarda oluşturduğu kültürle yaşantımızda var olmaya devam ediyor. 
 
Temel besin kaynağı olma özelliği dışında folkloru- muzdan, edebiyatımıza; batıl inanışlarımızdan kutsal kitaplardaki metinlere; şarkılardan türkülere kadar insanoğlunun oluşturduğu tüm kültürlerin nerede ise her noktasında ekmek var. 
 
Günümüzde en ekonomik besin kaynağı olarak algıladığımız ekmek, binlerce yıl önce Mezopotamya’da 18 tanesiyle bir ev satın alınacak kadar değerli bir üründü. 
 
kadar eski olduğunu görürüz. Ekmek, insanoğlunun bilinen en eski, en temel ve önemli gıda maddesidir. Kabul gören en eski hikâyeye göre, ateşin bulunuşu- nun ardından ilk insanlar su ile ıslatılmış ve kendi haline bırakılmış buğday kırmasında gözeneklerin meydana geldiğini görmüşler. Gözenekli kütleyi sıcak taşlar üzerinde pişirdikleri zaman ise lezzetinin iyi olduğu ortaya çıkmıştır. 
 
Ekmeğin tarihi kuşkusuz yabani buğday ve arpanın ta- rihi ile başlar. Buğday günümüzde dünya nüfusunun yüzde 35’nin geçim kaynağıdır. Kenneth F.Kiple, Gez- gin Şöleni adlı kitabında buğdayın kökeninin yabani atalarının kızıl buğday ve gemik olduğundan söz ediyor ve ilk kez güneybatı Asya’da kullanıldığını söylüyor. Burada yabani tahıl hasat eden Natufi yani Neolitik dö- nem öncesi yiyecek arayıcılarına ait alanlarda, ocaklar, öğütme taşları ve hatta yiyecek depolama çukurları ol- duğunu sözlerine ekliyor. 
 
Günümüzden yaklaşık 2,5 milyon yıl öncesine doğru bir yolculuğa çıktığımızda Prehistorik- Tarih öncesi çağlara ulaşırız. Bu çağların sını andırılmasında Taş Devri adı- nı verdiğimiz dönem 2,5 milyon yıl öncesinden, M.Ö. 5500 yılına kadar sürer. Taş Devri, Eski Taş Çağı genel adı ile anılan Yontma Taş devri diye isimlendirilmiş Pa- leolitik Çağ’dır. İşte bu dönem 2,5 milyon yıl öncesin- den M.Ö.12000 yıl öncesine kadar uzanır. İnsanoğlu bu uzun süreçte doğanın güç koşulları içinde gelişimini sürdürürken önce etobur bir yaşam sürdü. Yabani hay- van avcılığından sağladığı besinler temel besin kaynak- larıydı. 
 
Avcılık konusunda çaresiz kaldığı dönemlerde ise besin kaynakları meyveler ve bitki kökleri oldu. Pa- leolitik çağın son dönemlerinde, dünya iklimi yumuşa- maya başladı. Buzullar eridi. İnsanoğlunun yaşamında yine avcılık devam ediyor, balıkçılıkla da çeşitleniyordu. İklim koşullarının iyileşmesi bazı bölgelerde yabani buğday ve arpa oluşumu için ortam yaratmıştı. Özellik- le Afrika’nın doğusu, Yukarı Mezopotamya, İran ve Batı Asya’da böyle bir ılıman iklim söz konusuydu. 
 
Havanın ılıman bir hal alması ile birlikte temel besin olan av hayvanlarının yakalanıp, pişirilip yenmesi ve sonra yine aynı döngü sıkıntılar yaratmaya başladı. Sonuçta hayvan yetiştiriciliğinin ilk adımlarının atıldı. Bu dönem- lerde hayvanlar yakalanmaya, çitlerle çevrili bölgelerde tutulmaya başladı. Yaşanan süreç; hayvanların çiftleş- mesi ve yavrulaması, et stoklarını doğurdu. Böylece çoban toplulukları adı verilen gruplar doğdu. 
 
Hayvancılıkla birlikte M.Ö. 9000-5500 yıllarını kapsa- yan Neolitik Çağ adını da verdiğimiz Cilalı Taş Devri, tarımın ilk adımlarının atıldığı dönemdir. Yabani buğday M.Ö. 9000 yılları öncesinde küçük kızıl buğday ve ge- mik(bir çeşit buğday), bir biçimde ehlileşirken, Şeria va- disinde Ceriko’da ve Şam’ın hemen güneydoğusuna düşen Tell Esved’de ekilip biçilmeye başlandı. Bu du- rum, tarım ekonomisinin doğmasının temelini oluştur- du. Ve buğday birkaç kuşak içinde ehlileşti. O dönem tek bir avcı toplayıcının geçimi için 2000 dönümlük tar- laya ihtiyaç varken günümüzde böyle bir alandan 5000 kişinin ihtiyacı karşılanabiliyor. 
 
Artun Ünsal, Nimet Geldi Ekine adlı kitabında özellik- le Anadolu’da Diyarbakır Çayırönü (M.Ö.7000), Konya Çatalhöyük (M.Ö. 6800-5700), Burdur Hacılar (M.Ö. 6750-6500) kazılarında ortaya çıkan kömürleşmiş buğ- day taneleri, hayvan boynuzuna çakmak taşı kaktırılmış oraklar, öğütme taşları ve hububat saklama çukurlarına dikkat çeker. 
 
Cilalı Taş Devrinde Kestane, Meşe Palamudu gibi bazı bitkisel ürünlerin ezilip suyla karıştırdıktan sonra elde edilen hamurun, kızgın taşlar üzerinde ya da kül içeri- sinde pişirilerek yendiği de bilinmektedir. 


  • Facebook'ta paylaş

Bu Habere Yorum Yap

   
 
 

Benzer Haberler