Osmanlı Kültüründe Hayvan Hakları ve Hayvan Sevgisi

Osmanlı Kültüründe Hayvan Hakları ve Hayvan Sevgisi

16. yüzyıldan itibaren taranan yabancı seyahatnamelerde Osmanlı kültüründe at, kuş, kedi ve...

Yabancı Seyahatnamelere Göre Osmanlı Kültüründe Hayvan Hakları ve Hayvan Sevgisi 
"Priscilla MARY IŞIN"
16. yüzyıldan itibaren taranan yabancı seyahatnamelerde Osmanlı kültüründe at, kuş, kedi ve köpeklere gösterilen şefkat ile ilgili birçok bilgi bulunmaktadır. II. Bayezid dönemine (1481-1512) ait Kanunname-i İhtisâb-i İstanbul el-Mahrûse'deki maddelerden biri, "dilsiz canavar" oldukları nedeniyle at ve katır ve eşeklere aşırı yük yüklenmesini yasaklamaktadır. Yabani veya evcil hayvanlara eziyet yapanların cezalandırıldıklarına dair hem yabancı hem de Türkçe kaynaklarda birçok bilgi bulunmaktadır. Yabani kuşların İstanbul'a getirilen hububat dolu mavnalara konup istedikleri gibi yemlenmelerine izin verildiği gibi, sokak kedileri ve köpekleri halk tarafından korunuyordu. Sokak kedileri ve köpeklere yemek verilmesi için vakıf kuranlar, ciğerciden ciğer veya fırınlardan ekmek alıp onları besleyenler, dişi köpekler yavrulayınca üstünde yatmaları için saman, barınmaları için eski kutular sağlayanlar vardı. Kafes kuşlarını serbest bırakmak için satılalınmaları yaygın bir gelenekti. Atlar sevgi ile, dövmeden eğitildikleri sebebiyle Türkiye'de kötü huylu atlara rastlanmadığı dikkat çeker. Aynı kaynaklardan geleneksel nal, eyer ve üzengilerin avantajları, at bakım usulleri, veteriner uygulamalar gibi atlarla ilgili çeşitli ilginç bilgiler bulunur. Sonuç olarak hayvan hakları konusunda Türkiye, öncülük yaptığı görülür.
 
Giriş
Geçmiş yüzyıllarda Osmanlı ülkesini ziyaret eden gelen yabancı gezginlerin yazdıkları seyahatnamelerinde hayvanlara gösterilen şefkat ve kanun uygulayıcıların hayvan hakları konusunda gösterdikleri hassasiyete dair çarpıcı örneklere rastlanıyor. Avrupa'da, ev hayvanları dışında, hayvanların durumu böyle olmadığından yabancılar bu anlayışı ilginç bulup detaylı bir şekilde anlattılar.
 
Kanun ve Ceza Uygulamaları
II. Bayezid dönemine (1481-1512) ait Kanunname-i İhtisâb-i İstanbul el-Mahrûse'deki maddelerden biri, "dilsiz canavar" oldukları nedeniyle at ve katır ve eşeklere aşırı yük yüklenmesini yasaklamaktadır [Akgündüz 295, Madde 58]. Bu kanun maddesinin kağıtta kalmadığı, aykırı davrananlara ceza uygulandığı görülüyor.
1550'lerde iki yıl Osmanlı Türkiye'sinde gezen Alman Hans Dernschwam, 1542 yılında sadaret kaymakamlığı görevinde bulunan Koca Mehmet Paşa'nın bu kanunu nasıl uyguladığını gösteren bir olay anlatır [Dernschwam 167]:
"Aşağı yukarı 12 yıl önce 1542'lerde İstanbul şehrine bir paşa sadaret kaymakamı olarak tayin edilir. Adı Koca Mehmet imiş. Bu paşa halka karşı tuhaf davranışlarda bulunurmuş ve onları sık sık işledikleri suçlar için cezalandırırmış. Günün birinde paşa bir aşçı dükkânının önünde odun yüklü güzel bir at görür. Atın sahibi ortalarda yok; içerde dükkânda karnını doyurmakta. Paşa köylüyü buldurup odunları atın sırtından indirtir ve adamın sırtına yükletir. Ata bir akçelik kuru ot aldırtır. At bu otu yiyinceye kadar adam sırtında ağır odun yükü ile ayakta bekler. Paşa adama, "önce odununu sat, karnını ondan sonra doyur anladın mı?" der."
Dördüncü Murad döneminde (1623-1640) geçen benzer bir olay, Fransız gezgin Jean Thevenot anlatıyor. Kebab ve ekmek yemek için bir sokak köşesinde duran atın sahibinin sırtına yükü yükletilmiş, atı yem yerken bu şekilde bekletilmiş ve ata eziyet yaptığından dolayı ayrıca azarlanmış [Thevenot 51].
 
Atlarına aşırı yük yükleyenler için ceza daha ağırdı. 16. yüzyılın son yıllarında sarayda doktorluk yapan Yahudi hekim Hierosolimitano Domenico (1552-1622), atına fazla yük yükleyenlerin burunları delinerek ip takıldığı ve atlarının kuyruğuna bağlanarak şehir sokaklarında bu şekilde yürütülerek teşhir edildiğini anlatıyor. Bazen buna ilâveten attan indirilen yük adama taşıttırılıyordu [Domenico 43].
Yük hayvanların yükünü sahiplerine taşıtmak cezası, geç Osmanlı dönemine kadar uygulanmıştı. Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, İhtisab Nazırlığı ve 1858-1868 yılları arasında iki kere şehremini görevinde bulunan Hüseyin Bey'in hayvan hakları konusunda titizlikle durduğuna dair bir olay anlatıyor [Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey 51]:
 
"Hüseyin Bey ekseriya teftişe çıkardı. "Hüseyin Bey teftişe çıkmış, Mahmutpaşa tarafından geliyormuş," sözü duyulur duyulmaz, ne kadar küfeci, işportacı gibi gezginci esnaf varsa hepsi çil yavrusu gibi dağılır bir tarafa gizlenirdi. Hele dükkâncılar tirtir titrerlerdi. Hüseyin Bey bir gün gene teftişe çıkmış. Edirnekapısı civarında iki çuval yüklü bir merkebi bir tarafa bağlı görmüş, sahibini sormuş. Aramışlar, herifi bir kahvede bulmuşlar. Kaldırıp huzuruna getirmişler. Sorgusunda, sur dışındaki köylerden birinden yarım saat evvel geldiğini, kahve, çubuk içmek ve biraz yorgunluk almak için hayvanı bağlayıp kahveye girdiğini söylemiş. Hüseyin Beyin verdiği emirle hayvanın sırtından çuvallar alınır ve boynuna bir torba yem takılır. Sonra bu iki çuval, sahibinin sırtına yükletilir, oraya bağlanır. Yük bir insanın kaldıramayacagi ağırlıkta olduğu için herif yalvarmaya başlar, ağlar, sızlar, bağırır, kimse kulak asmaz, hayvan torbadaki yemi yeyip bitirinceye kadar çuvallar adamın sırtında bağlı kalır. Hüseyin Bey, daha bu gibi birçok cezalar verir, esnaf takimin insafsızlıklarına meydan vermez, nerde bir yolsuzluk görse önünü alır ve şehir halkı da memnun olurdu."
 
Sadece yük hayvanlara değil, köpek, kuş ne olursa olsun hayvanlara yapılan eziyet cezalandırılıyordu. 1830'larda İstanbul'da bir yıl kalan İngiliz Bayan Julia Pardoe, sokak köpeği öldürenlere uygulanan ilginç ceza anlatıyor: Ölü kopek, burnu yere değecek şekilde kuyruğundan asıldıktan sonra, katile cesedi tümüyle kaplayacak şekilde buğday veya darı yığdırılıyor, sonra bu hububat şehirin fakirlerine dağıtılıyordu. Bunun masrafı bin kuruş civarındaydı [Pardoe 1838 91].
 
Avrupalıların çoğu, Türkiye'de hayvanlara karşı gösterilen hassasiyeti anlamıyorlardı. Kanunî Sultan Süleyman döneminde, Avusturya elçisi olarak İstanbul'a gelen Ghiselin de Busbecq, insanlara belki gösterilmeyen bir şefkatın hayvanlara gösterildiğinin nedeni sorunca, hayvanlara insanlar gibi Tanrı tarafından akıl verilmediği ve içgüdü ile davranmak zorunda olduklarından dolayı daha çok yardım ve şefkate ihtiyacı oldukları cevabı almıştı [Busbecq 114-115.]. Bir çok yazar, Muhammed'in kedisini rahatsız etmektense elbisesinin kolunu kestiğini aktarıyorlar. Elçi Busbecq, İstanbul'da yabani bir kuşa (çobanaldatan, Caprimulgus europaeus) eziyet yapan kişiye verilen cezayı anlatıyor [Busbecq 115-116]:
 
"Bir hayvanın işkence ile öldürülmesi veya zevk için yararlanmasına çok kızıyorlar. Yakın zaman önce bir Venedikli kuyumcunun başına gelenleri buna örnek verebilirim. Kuşları yakalayarak eğlenen bu adam, diğerleriyle birlikte guguk kuşu boyunda ve renginde olan fakat bir insan yüzü alabilecek kadar kocaman açılan ağıza sahip bir kuş yakalamıştı. Kuşun tuhaflığını gören bu şakacı adam, onu evin kapısı üzerinde kanatlarını gererek bağlamış ve ağzını açık tutmak için bir çubuk yerleştirdi. Yoldan geçen Türkler durup baktılar, kuşun canlı olduğunu görünce üzüldüler. Kuyumcuyu evinden alarak kadıya götürdüler. Tam değnek cezası uygulanacakken, Venedik Balyosundan gelen bir ulak, kendisine teslim edilmesini istedi. Halkın itirazlarına rağmen iyi kalpli kadı bunu kabul etti. Bana sık sık ziyaret eden bu adam'ın bana anlattığı bu olaya çok güldüm. Kuşu görmem için de bana getirdi."
 
17. yüzyılda Sieur de Mont, Türkiye'de köpek, kedi, at gibi insanın beslenmesine yaramayan hayvanları öldürmenin günah sayıldığını söylüyor [Mont 256]. 18. yüzyıl başında Türkiye'yi ziyaret eden Fransız botanikçi Tournefort'e göre kumru ve leylek öldürmek yasaktı [Tournefort 310]. Bir başka gezgin, yunusların yakalanıp öldürülmesine izin verilmediğini söylüyor [Walsh c. 1 276].
 
Kasaplık hayvanları ise en çabuk ve eziyet vermeyecek şekilde boğazlanmaları gerekiyordu [Bruyn 78]. Thevenot, Fransa'daki öldürme usulü ile karşılaştırarak şunları söylüyor [Thevenot 51]:
"Hayırseverlikleri, hayvanları ve kuşları bile kapsıyor (...). Bir hayvana acı çektirilmesini görmeye dayanamazlar ve piliçlerinin kafalarını tek bir darbe ile keserler. Fransa'daki yöntemiyle birinin hayvan öldürdüğünü görselerdi, o kişiye dayak atmaktan durmazlardı."
 
Hayvanseverlerin Vakıfları
Osmanlı döneminde kurulan bir çok vakıf, hayvan veya kuşların beslenmesi ve bakılması için madde içeriyordu, hattâ sırf bu maksatla kurulan vakıflar da vardı. Bazı örnekleri şöyledir:
* Sultan II. Beyazıd'ın (1481-1512) Beyazıt Camisi Vakfı – Şartlarından biri, cami etrafında yaşayan kuş için pirinç ve darı, köpekler için ekmek almak için ve ayrıca kırık çıkıklarını bağlamak için bir görevlinin bulunmasıydı. Bu işe yılda 30 altın tahsis olunmuştu. Bu para, Osmanlı döneminin sonuna kadar ödenmeye devam etmiş ve cami imaretinde kalan Ali Hoca, 1940'larda yaralı kuş, kedi ve köpeklerini tedavi etmiş. [Yurderi: Lemi Merey'in bir bildirisinden alınmış bilgi].
 
* Mimar Sinan, doğum yeri olan Kayseri Ağırnas köyünde, yaptırdığı çeşmeden su içen hayvanların rahatça içip dinlenmeleri için yakınında bir arsa vakfetmiş. [Bektaşoğlu].
* İstanbul Anadolu Hisarı'nda Keyfî Nâzın Mustafa Ağa'nın 1851 tarihli vakfı – Her gün 30 akçelik ekmeğin köpeklere verilmesine dair bir maddesi vardı [Şeker 29].
 
* Sivas'ta iki dükkânın gelirini "göç edemeyen kuşların, karda kışta aç kalmamaları, onlara yem alınması için" vakfedilmişti [Yurderi: Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın bir makalesinden alınan bilgi].
* Ödemişli Hacı İbrahim Ağa'nın 1912 tarihli vakfı - Yeni Cami'de yaşayan leyleklere yem verilmesi maddesini içeriyordu [Berki 36].
 
Yabancı seyahatnamelerde bu vakıflarla ilgili çeşitli bilgilere rastlanır. Örneğin, Fransız yazar Gérard de Nerval, 1843 yılında İstanbul'da kaldığı zaman, Üsküdar'da bir tekke avlusunda vakif gelirlerle beslenen köpekler görmüş ve dervişlerin bu köpeklerini okşadıklarını anlatıyor. Aynı tekkenin avlu duvarinda "boyalı ve oymalı" kuş evleri vardı [Nerval 87].
 
Bazı seyyahlar, Şam, Kudus ve Kaire'de bulunan kedi bakım evlerinden bahsediyorlar. Bir çok insanın para vakfettikleri bu evlerini ilk anlatan, 1507 yılında seyahat eden Martin Baumgarten'dır [Baumgarten c. I, 5. bölüm]. Aynı yüzyılın sonunda Hierosolimitano Domenico da bu müesseselerle ilgili bilgi veriyor [Domenico 43].
 
17. yüzyılın ortasında Türkiye'yi ziyaret eden Thevenot, kedi ve köpeklerin beslenmesi için kurulan vakıflarını anlatıyor [Thevenot 51]:
"Öldükleri zaman haftada belirli sayıda köpek ve kediyi beslemek için yüklü miktarda para bırakanlar var. Bu iş için fırıncılar veya kasaplara para verirler ve onlar bu görevini sadık bir şekilde yerine getirirler. Her gün etleri yüklemiş adamların gidip vakfın köpekleri ve kedilerini çağırmaları, hayvanların etraflarında toplanmaları ve yiyeceklerin dağıtılmasını görmek hoştur. Türklerin hayvanlara karşı gösterdikleri hayırseverliklerin yüz örnek daha verebilirim. Öyle davranışlar gördüm ki bizde olsaydı çok saçma sayılacaktı. İyi giyinmiş birkaç adamın yeni yavrulamış bir dişi köpeği görünce sokakta durdukları, sonra dikkatsiz kişiler onu ezmesinler diye taşlar toplayarak etrafına küçük bir duvar ördüklerini gördüm."
 
Atlar
Seyahatnamelerde Türkiye'de atların eğitimi, bakımı ve beslenmesiyle ilgili çok bilgiye rastlanır. Avrupa'dakilerden farklı olan nallar, üzengiler ve eyerler de detaylı anlatılır. Nalların üstünlükleri bir çok yazar tarafından methedilirken, üzengiler ve eyerler çoğu yabancı alışamadıkları için rahat bulmazlardı. Ancak bunların bazı açılardan üstünlüklerini kabul edenler de yok değildi. Abdülaziz döneminde Osmanlı deniz kuvvetleri danışmanlığı yapan Kaptan Adolphus Slade, Sultan II. Mahmud'un atlı birliklerine Avrupa türü binici takımlarını kullanmaya mecbur tutması, padişahın en büyük hatası olarak yorumladı [Slade 294-295, 379]. Geleneksel eyerlerin en önemli avantajı, binicinin attan kolay kolay düşememesiydi. Günümüzde attan düşerek meydana gelen ölüm ve ciddi sakatlanma olayların oranından dolayı binicilik, dünyanın en tehlikeli sporlarından biri sayılıyor [Bu konuda internette çok bilgi bulunur, örneğin http://www.nature.com/sc/journal/v40/n6/full/3101280a.html, http://share.eldoc.ub.rug.nl/…/Dekker_2000_Clinical_Rehabil…]. Bu durumda eski 
 
Türk eyer tipini modern bir tasarımla kullanıma sokmak faydalı olabilir.
Atlarla ilgili en önemli bilgi ise, atların sevgiyle yetiştirildiklerinden dolayı neredeyse istisnasız iyi huylu ve güvenilir olduklarıdır. 1554-1562 yılları arasında Istanbul'da elçi olarak görev yapan Busbecq, bu konuda şunları söylüyor [Busbecq 105-106]:
 
"Eğitilmeleri sırasında gösterilen şefkat nedeniyle Türkiye'dekiler kadar uysal at yoktur. Pontus üzerinden Kapadokya'ya yolculuk yaparken, köylülerin taylara gösterdikleri ilgiyi dikkatimi çekmişti. Onları seviyor, okşuyor, evlerine alıyor; neredeyse çocukları olarak görüyorlar (...) Atlara bakan seyisler de aynı şekilde iyi davraniyor, sürekli okşayarak onların sevgisini kazanıyorlar. Çaresiz kalmadıkça hiç bir zaman sopayla dövmezler. Sonuç olarak atlar insanlara sevgi beslerler ve tekme atan, ısıran ve huysuzluk yapan atlara çok ender rastlanır. Tanrım! Bizim yöntemlerimiz ne kadar farklıdır! Bizim seyislerimiz, sürekli bağırmadan ve dövmeden atlara söz geçiremeyeceklerine inandıkları için, ahıra girdiklerinde atlar korku ile titrer, seyislerden korktukları kadar da nefret ederler."
 
Atların uysallığı ve iyi huyluluğundan bahseden çok sayıda seyahatname bulunur [Örneğin Hobhouse 636; MacFarlane c. 1 194.]. Ayrıca atların emirlere uymaları konusunda kusursuz oldukları anlatılıyor. Ayrıca sahibinin binmesi için dize çökmek, yere düşürülen kılıç gibi eşyaları ağızlarına alıp vermek gibi marifetler öğretilirdi [Busbecq 264]. 
 
Savaş meydanında atların her emire uymaları, Türk atlılarına üstünlük sağlıyordu. 1829-1830 yıllarında Türkiye'de bulunan İngiliz Adolphus Slade, Osmanlı atların "kuzu kadar uysal" olduklarından savaş sırasında ateş barajı gibi her türlü şartlar altında sahiplerinin emirlerine uydukları ve ayrıca cirit oynunda kazandıkları hareket becerilerinin büyük fayda sağladığını anlatıyor [Slade 216-217].
 
Avrupalı kadınların Türkiye'de ata binmekle ilgili tecrübeleri de dikkate değerdir. III. Ahmed döneminde (1703-1730) Türkiye'de bir kaç yıl yaşayan İngiliz elçinin hanımı Lady Wortley Montague, "Hayatımda bu derece isteğime uyan bir ata binmemiştim" diyor [Montague, 1 Nisan 1718 tarihli mektup].
 
Kırım Savaşı sırasında Florence Nightingale'e yardım eden Lady Alicia Blackwood, Üsküdar'dan İstanbul'a kayıkla geçtiği zaman Galata veya Tophane'de kiralık atlardan herhangi birine hiç tereddüt etmeden binebildiğini anlatıyor. Üstelik Avrupalı kadınlara özgü yan eyerini buna alışık olmayan atlarda kullandığı halde hiç bir zaman huysuzluk yapmadıklarını anlattıktan sonra şöyle devam ediyor [Blackwood 102-103]:
"İngiltere'de kesinlikle böyle bir şey düşünülemez. 
 
Türklerin başka kusurları varsa bile, atlarına kötü davranmak bunlardan değildir. Bu hayvanların iyi huyunun eğitilirken gördükleri iyi davranışlarından kaynaklandığına inanıyorum. Keşke İngiliz seyislerimiz buradakilerden ders alabilseler. Atların bu kadar farklı olmalarını, İngiliz atların kötü karakterli, Türk atların iyi karakterli olduklarına değil, buradakilerin gördükleri iyi muameleye bağlıyorum. Ama nedeni ne olursa olsun, İngiltere'de cesaret edemeyeceğimiz şeyi Türkiye'de hiç tehlike veya kaza ihtimali olmadan sürekli yapabildiğimiz kesindir."
 
Kuşlar
Seyyahlar, Türkiye'de kuşlara gösterilen sevginin diğer hayvanlara gösterilenden fazla olduğunu, kötü muamele görmediklerinden ötürü insandan korkmadıkları, İstanbul'da hububat taşıyan mavnalara konup yemlenmelerine bile izin verildiğini anlatıyorlar [Blount 174; Olivier 52; Kay 91, 220-221; Davis 1879 242; Davis 1874 31; White 322 gibi bir çok seyyah benzer şeyleri anlatıyorlar].
1672-1673 yıllarında Fransız elçiliğinde görevli Antoine Galland, Edirne'de kalırken kuşlarla ilgili şunları yazmıştı [Galland 90-91]:
 
"Burada karabatak, saksağan kuşu, kuzgun ve kumrular ve bilhassa leylekler görülür. Bu kuşlar o derecede teklifsizdirler ki, yuvalarını köyün yolları üzerindeki ağaçlara yaparlar. O kadar ki, üzerlerinde iki yahut üç yuva bile bulunan ağaçlar vardır. Padişahın bir bahçesinde tamamiyle karabatak yuvalariyle dolu bir ağaç vardır. Bu kuşların bu derecede teklifsiz olmaları, kendilerine karşı gayetle gaddar olan çocuklar da dahil olarak hiç kimse tarafından bir fenalık edilmemesinden ileri gelmektedir."
 
Elçi Busbecq'e göre İstanbul'da çok bol olan çaylaklar, şehirlerin atıkları temizlediklerinden özellikle korunuyorlardı. İnsandan korkmadıkları için ıslık çalınca gelir ve havaya atılan hattâ insanların elindeki yiyeceği kaparlarmış. Busbecq, çaylakların gelmelerini sağlamak üzere evinin avlusunda bir koyun kestirir sonra saklanarak onları okla vuruyordu. Türklerin kızacağını bildiği için bunu yapmadan önce dış kapıyı kilitliyordu [Busbecq 102]. Aynı dönemde Londra'da çaylakların şehri temizlediklerinden ötürü öldürülmeleri yasaktı. [Mabey]
 
1830'lu yıllarda Julia Pardoe'den, kayıkta yolculuk ederken bir martıyı tüfekle öldüren İngiliz'in kayıkçılar tarafından ağır bir şekilde suçlandığını öğreniyoruz [Pardoe 1838 c. 1 91]. Adolphus Slade, Sardunya elçisinin oğlu bir martı vurunca, elçilik çavuşları ona "pezevenk!" diye bağırdıklarını anlatıyor [Slade 180].
 
Geç Osmanlı döneminde yazan Abdülaziz Bey, serçe, akbaba ve çaylak gibi kuşlar için konak duvarlarında özel oyuklar yapıldığını anlatıyor:
 
"[Büyük konaklarda] Baca tepesine, çaylağın korkması, yuva yapmaması için harç ve kireçle tepe aşağı siyah şişe oturtulur. Konak etraf duvarlarının üstünde üç-dört yere mutfaktan dökülen yemek kırıntılarıyla beslensin, kışın barınsın ve yavru çıkarsın diye güvercin, serçe, akbaba ve çaylaklar için özel olarak yuva gibi derin yerler yapılır. Kışın bu gibi hayvanların korunması, her gün artan yemeklerin gelen fukaraya, artan ekmeklerin de sokak köpeklerine verilmesi güzel âdetlerdendi."
 
Kuşların emniyetli bir şekilde yumurtlamaları için binaların cephelerine kuşevi konulması Selçuk döneminden itibaren görülen bir gelenekti [Bektaşoğlu]. Yukarıda gördüğümüz gibi Gérard de Nerval, Üsküdar'da bir tekkede bunların boyalı ve oymalı olanları anlatıyor. II. Mahmud döneminde Türkiye'de gezen İngiliz papaz Robert Walsh, insanların leyleklerin yuva yapmaları için evlerin çatılarında beşik şeklinde iskeletler kurduklarını anlatıyor [Walsh tarihsiz 15].
 
Birçok seyyah, sevap için kuşları satınalıp serbest bırakma geleneğinden bahsediyor [Gerlach 664; Domenico 43; Wratislaw 71].
 
Sokak Köpekleri ve Kedileri
İstanbul'da sokak köpekleri ve kedilere gezici ciğercilerden satınalınan pişmiş akciğer yedirildiğini birçok gezgin tarafından anlatılıyor [Domenico 43; Schweigger 192]. 16. yüzyılda bunu görenlerden Gerlach, şunları söylüyor:
 
"Bazı adamlar kentin sokaklarında dolaşarak demir bir şişe geçirdikleri kızarmış et parçaları satarlar ve bunların peşinden bir sürü kedi köpek gelir. Kenti halkı bu etlerden satın alıp hayvanları beslerler. Bazı kimseler de bir akçe veya birkaç mangır karşılığında et ya da iç organları satın alırlar ve damlarında gezen kediler ve sokak köpeklerinin önüne atarlar, hatta havadaki kuşları bile beslerler. Bunları hep 'Allah rızası için' yaparlar."
 
16. yüzyılın sonunda İstanbul'da yaşayan elçilik memuru Baron Wenceslas Wratislaw da bu ciğercileri renkli bir dilde anlatıyor [Wratislaw 75-76]:
 
"İstanbul'da büyük bahçeler var ve bunların duvarlarında belli saatlerde kediler toplanarak onları besleyenleri beklerler. Tahta kovalar içinde pişmiş işkembe, akciğer gibi sakatatını "Kedi eti, kedi eti!" diye satan ve şişte pişmiş sakatatı omuzunda taşıyan ve "Köpek eti, köpek eti!" diye satan ciğercilerden yiyecek satınalan Türkler, köpeklere ve duvarda oturan kedilere verirler (...) 
 
Sudaki balıklara da ekmek atarlar. Ekmek, et ve başka yiyeceklerini kedi ve köpeklere verme geleneğinden dolayı, belli yerler ve belli saatlerde çok sayıda bu hayvanlar toplanırlar. Erken saatlerde verilen kahvaltıları için ve yine akşam yemeği saatinda kediler bahçe duvarlarında toplanırlar. Bu manzarayı görmek için ve miyavlamalarını dinlemek için o duvarlara gülerek gittik. Bir çok defa, Türk kadınları ve kocakarıları, dualar mırıldırarak, şiş etlerini genç sokak satıcılardan veya yakında bulunan imaretten alıp duvarda oturan kedilere uzun sopalarla verdiklerini gördük. Ayrıca şişlerde çiğ et de satılır ve bunu satınalanlar sürü halinde uçan çaylaklara atarlar. Çaylaklar da bu etlerini pençeleriyle yakalarlar. Eğlence olsun diye biz de bu etten alıp çaylaklara attık."
 
Ciğercileri peşinden koşan köpeklerle gösteren birçok eski resim de bulunuyor.
Yavrulayan dişi köpeklerine kemik, ekmek, yemek artıkları ve sudan başka, korunmaları için kutu, saman, çuval veya kilim parçaları verildiği öğreniyoruz [Busbecq 114; Hobhouse 832; Walsh tarihsiz c. 2 7; Pardoe 12-13; Neave 215].
 
Tournefort, şunları anlatıyor [Tournefort 309]:
"Büyük şehirlerde sokak köşelerinde köpeklere verilmek üzere yiyecek satılır. Yardımsever bazı Türkler ayrıca yaralı ve uyuz olmuş köpeklerini tedavi ettirirler. Sadece iyilik olsun diye, yavrulayacak dişi köpeklerin yatmaları için saman taşıyan ve barınmaları için küçük külübeler inşa eden aklı başında olan insanları görebilirsiniz. İnanmak güçtür, ama haftada şu kadar köpek ve kedinin bakılması için birçok vakıf kuranlar vardır. İstanbul'da bu vakıfların emirlerini yerine getirmekle sorumlu görevliler, hayvanları sokakta besliyorlar."
 
Şehirde polislik görevini yapan kullukçuların sokak köpeklerini beslediklerini 1840'larda Türkiye'de yaşayan Charles White anlatıyor [White 291]. Başka bir gezginin kitabında bir polis külübesinin yanında yavrularına bakan bir dişi köpek fotoğrafından bu âdetin 20. yüzyılın başına kadar devam ettiği anlaşılıyor [Goodrich-Freer 124].
 
Mezarlığı ziyaret edenler, mezarlara fakirler ve kedi, köpek ile kuşlar için yemek bıraktığını 16. yüzyıldan itibaren gezginler anlatırlar [Gough 36; Sandys 56].
 
Hasta ve Yaralı Hayvanlar
Hasta ve yaralı hayvanların bakımı ve tedavisi ile ilgili de çok bilgiye rastlanır. Üsküdar'da bir kedi hastanesi [Moltke 81; Yurderi], Dolmabahçe'de kuş hastanesi ve ameliyathanesi vardı [Yurderi]. Bursa'daki Gurabâhâne-i Lâklâkan (leylek hastanesi) adlı kuş hastanesi meşhurdu [Bektaşoğlu]. Haffaflar Çarşısında bulunan bu hastaneyi 1830'larda gören Julia Pardoe, şunları anlatıyor [Pardoe 1838 c. 2 201-202]:
"Avlu kapılarından birinin iç tarafında küçük bir bina dikkatimi çekti. Çünkü çatısında ikisi yavru olan üç kartal duruyordu. Büyük olanın hasta olduğu belliydi. Burada ne işleri olduğunu sorduğum zaman, avcılar ve köylülerin dağlarda dolaşırken rastladıkları hasta, yaralanmış veya terkedilmiş kuşlarını buraya getirdikleri ve küçük binanın bunlara tahsis edildiğini anlattılar. İyileşip doğaya dönünceye kadar besleniyor ve bakılıyorlar. O sırada bu müessesenin hastaları, anneleri tarafından terkedilen iki kartal yavrusu ve açlıktan ölmek tehlikesiyle karşı karşı olan yaralı bir kartaldı."
 
Eyüp Camii avlusunda yaralı kuşlar ve bazı başka hayvanların dev bir çınar ağacında yaşadıkları, ağacın etrafındaki demir parmaklığa asılmış bir kutuya halkın yardım paraları koyduğu, ve türbedarın bu parayla kuş ve hayvanlara baktığını, Bayan Goodrich-Freer'den öğreniyoruz [Goodrich-Freer 120]. Fazıl Hüsnü Dağlarca, çocukluğunda Eyüp'ta herkes tarafından bakılan sakat bir leylekten bahsediyor [Yurderi]. 18. yüzyılın ortasında Anadolu'da gezen Richard Chandler, Urla'nın güneyindeki Sığacık'da kesik bacağı beziyle sarılmış bir leylek görmüştü [Chandler 135].
 
Seyahatnamelerden Osmanlı dönemi veterinerlikle ilgili bazı bilgilere rastlanır. 1809-1810 yıllarında gezen Hobhouse, anılarında bir atın körleşmiş gözünü tedavi eden ameliyatıdır [Hobhouse 637-638]:
 
"Türk baytarlar, bir Avrupalı hekimin belki bilemeyeceği bazı hastalıkların tedavisinde başarılı oluyorlar. Atta tam körlüğü şu şekilde düzeltiliyor: Gözün arkasından iğne ile iplik geçiriyorlar; sonra bu ipliğin yardımıyla gözü neredeyse yuvasından çıkararak arka kısmına ulaşıyor ve traş bıçağı veya bıçakla hastalığa neden olan sert dokulu çıkıntıyı kesiyorlar. Yarayı biraz tuzla yıkadıktan sonra, gözü yerine yerleştiyorlar. Ertesi gün at, binilecek kadar iyileşmiş oluyor."
 
19. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu'da atla gezen İngiliz subayı Frederich Burnaby, Yozgat'a yakın bir yerde atın ayağı sakatlanınca, bir Türk baytar tedavi etmiş. Bıçağı ile şişmiş yerinde kısa bir kesik yapmış ve akşama ağrısı azalan at, yürüyebilecek duruma gelmişti [Burnaby 74].
Kinneir'in 1813-1814 yıllarında yaptığı yolculuk sırasında, Latakya'da Arapların bir atın enenmesini seyretmiş ve ameliyatı detaylı anlatıyor. Hiç acı vermeden yapılan ameliyatın kolay ve etkin olduğu, atın aynı gün binilebileceğini söylüyor [Kinneir 174-175].
 
Hayvanat Bahçesi
16. yüzyıldan itibaren yabancıların ilgisini çeken İstanbul'daki hayvanat bahçesindeki hayvanlar anlatılan bir çok seyahatname var. Bu hayvanat bahçesinin modern anlayışa uygun bir düzende olduğunu göstermesi açısından bu anlatımlardan biri özellikle ilginçtir. 1820'lerde Türkiye'de bulunan Robert Walsh, At Meydanı'nda Sultanahmet Camii karşısında bulunan hayvanat bahçesinde, aslanlar, kaplanlar ve diğer hayvanların kafeslerde değil, serbest gezebildikleri "büyük mağaralarda" (herhalde eski bir yapının mekanları) yaşadıklarını anlatıyor [Walsh tarihsiz, c. 1 44]. Slade’e göre bu hayvanat bahçesinde yaşayan iki aslanın bakıcısı, rahatlıkla yanlarına girebiliyordu ve ziyaretçileri de içeri davet ediyorlarmış. [Slade 389]
 
 
Kaynaklar
Akgündüz, Ahmet, Osmanlı Kanunnameleri ve Hukukî Tahlilleri, Osmanlı Araştırmaları Vakfı, 1990, c. 2
Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, Bir Zamanlar Istanbul, ed. Niyazi Ahmet Banoğlu, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul, tarihsiz
Baumgarten, Martin "The Travels of Martin Baumgarten, a Nobleman of Germany through Egypt, Arabia, Palestine and Syria” A Collection of Voyages and Travels, haz. Awnsham Churchill, London 1752, c. I, 5. bölüm.
Bektaşoğlu, Mustafa, "İslamiyet ve Hayvanlar Yararına Vakıflar" Diyanet Aylık, sayı 108, Aralık 1999, s. 7-21 (http://diyanet7.diyanet.gov.tr/diyanet/ara99/gundem2.htm.)
Berki, Ali Hikmet "İslâmda Vakıf, Zagabus Paşa ve zevcesi Nefise Hatun Vakfiyeleri", Vakıf Dergisi, sayı 4
Blackwood, Lady Alicia, A Narrative of personal Experiences and Impressions During a Residence on the Bosphorus throughout the Crimean War, London, 1881
Blount, Sir Henry, A Voyage into the Levant. A Breife Relation of a Journey, London 1636, s. 102; John Burbury, A Relation of a Journey of the Right Honourable My Lord Henry Howard from London to Vienna and thence to Constantinople, London 1671
Bruyn, Corneille, A Voyage to the Levant, London, 1702
Burnaby, Frederick, On Horseback Through Asia Minor, Alan Sutton 1985 (ilk baskı 1877)
Busbecq, Ogier Ghiselin de, The Turkish Letters of Ogier Ghiselin de Busbecq Imperial Ambassador at Constantinople 1554-1562, çev. Edward Seymour Forster, Oxford, 1927
Chandler, Richard, Travels in Asia Minor 1764-1765, haz. Edith Clay, British Museum, London 1971
Davis, Rev. E.J. Anatolica, or the Journal of a Visit to some of the ancient ruined cities of Caria, Phrygia, Lycia, and Pisidia, London, 1874
Davis, Rev. E.J., Life in Asiatic Turkey. A Journal of Travel in Cilicia (Pedias and Trachoea), Isauria, and Parts of Lycaonia and Cappadocia, London, 1879
Dernschwam, Hans İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüĝü, Çeviren Prof. Yaşar Önen, Kültür ve Turizm Bakanlıĝı, 1987
Domenico, Hierosolimitano (1552-1622), Domenico's Istanbul, translated with an Introduction and Commentary by Michael Austin, E.J.W. Gibb Memorial Trusts, 2001
Galland, Antoine, İstanbul'a Ait Günlük Hâtıralar (1672-3), çev. Nahid Sırrı Örik, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1987
Gerlach, Stephan (1546-1612) Türkiye Günlüğü 1573-1576, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2007, 2 cilt.
Georgievitz, Bartholemew "Epitome of the customes, Rytes, Ceremonies and Religion of the Turkes" Hugh Gough, Ofspring of the House of Ottomano and officers pertaining to the Great Turkes Court, whereunto is added Bartholomeus Georgieviz Epitome of the customes, Rytes, Ceremonies and Religion of the Turkes: with the miserable affliction of those Christians whiche live under their captivitie and bondage, London, 1570 civarı.
Goodrich-Freer, A. Things Seen in Constantinople, Seeley, Service & Co. Limited, London, 1926
Hobhouse, Baron John Cam, A Journey Through Albania... to Constantinople during the Years 1809 and 1810, London 1813
Kay, Commodore de, Sketches of Turkey in 1831 and 1832, New York 1833
Donna Landry, Noble Brutes: How Eastern Horses Transformed English Culture, Johns Hopkins University Press, 2008 
Mabey, Richard, "Flying the Red Kites Again", Independent gazetesi, London , 10 Aralık 1995 (internetten)
MacFarlane, Charles, Constantinople in 1828: a residence of sixteen months in the Turkish Capital and provinces: with an account of the present state of the naval and military power, and of the resources of the Ottoman Empire, 4 cilt, London, 1829
Moltke, Feldmareşal Helmuth von, Türkiye Mektupları, Remzi 1969 (Moltke, 18351839 yılları arasında Osmanlı ordusunda görev yapmıştı)
Mont, de Sieur, A New Voyage to the Levant 1691, London, 1696
Montague, Lady Wortley, Letters of the Right Honourable Lady M--y W-----y M------e Written during her Travels in Europe, Asia and Africa to Persons of Distinction, Men of Letters etc in different Parts of Europe, which contain among other curious relations, accounts of the Policy and Manners of the Turks, London, 1784
Neave, Dorina Lockhart, Twenty-six Years on the Bosphorus, London, 1933
Nerval, Gerard de, Doğu'ya Seyahat, çev. Muharrem Taşçıoğlu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1984
Olivier, G.A., Türkiye Seyahatnamesi (1790 Yıllarında Türkiye ve İstanbul), çev. Oğuz Gökmen, Ankara, 1977
Pardoe, The City of the Sultan and domestic manners of the Turks in 1836, Henry Colburn, London 1838, 3 cilt
Sandys, George, Sandys Travells, containing an History of the Original and present State of the Turkish Empire, London 1670
Schweigger, Salomon, Sultanlar Kentine Yolculuk 1578-1581, Kitap Yayınevi, İstanbul 2004
Slade, Adolphus, Records of Travels in Turkey, Greece etc and of a Cruise in the Black Sea with the Capitan Pasha, London, 1833, 2. baskı
Şeker, Mehmet, "Osmanlı Vakfiyelerinde Çevre Bilinci ve Örnekleri" (www.ekolojidergisi.com.tr/resimler/4-7.pdf)
Thevenot, Jean, The Travels of Monsieur de Thevenot into the Levant 1655-56, London 1687
Tournefort, M. A Voyage to the Levant, London, 1741, c. 2,
Walsh, Rev. Robert, Constantinople and the Seven Churches of Asia Minor, tarihsiz (II. Mahmud dönemi), London
Walsh, Rev. Robert, A Residence at Constantinople, 2 cilt, London, 1836
White, Charles, Three Years in Constantinople or the Domestic Manners of the Turks in 1844, London, 1845, c. 3.
Wittman, Dr William Travels in Turkey. Asis-Minor, Syria and Across the Desert into Egypt during the Years 1799, 1800 and 1801 (London 1803)
Wratislaw, Baron Wenceslas, Adventures of Baron Wenceslas Wratislaw of Mitrowitz, what he saw in the Turkish metropolis, Constantinople; experienced in his captivity; and after his happy return to his country committed to writing in the year of our lord 1599, çev. A.H.Wratislaw M.A., London 1862
Yurderi, Ertan, "Kuşevleri" (http://www.derki.com/sayfalar7/ksuevleri.html)
 


Türk Aşçı Haberleri Ve Güncel Mutfak Haberleri Not::
Eğer sizde mesleki haberinizin yada tarifinizin web sitemizde yayınlanmasını istiyorsanız; "Haberini Yada Tarifini Paylaş" sayfamızdaki kriterlere uygun bir şekilde uygun içeriklerinizi bize gönderebilirsiniz. Türk Aşçı Haberleri internet sitesinde yayınlanan yazı, haber, röportaj, fotoğraf, resim, sesli veya görüntülü şair içeriklerle ilgili telif hakları www.turkascihaberleri.com 'a aittir. Bu içeriklerin iktibas hakkı saklıdır. İlgili haber kopyalanarak başka bir site tarafından yayınlanmaya ihtiyaç duyulduğu takdirde kaynak gösterilerek ve web sitemize link verilerek kullanıması mümkündür.


  • Facebook'ta paylaş

Bu Habere Yorum Yap

Benzer Haberler